» Sevmek Ateş’tir

O, kulunun nesi olur, sessizlikte sesi olur.
Gönül olur da kuluna, kendine hevesi olur.

İşte bu satırlar… o hevesin neticesidir.

Ben bir hayat talebesiyim ve benim gibi talebe olan dostlarımla dertleşmekten başka bir şey değildir niyetim.

Ola ki bir hayra vesile olsun.

Babam (Allah rahmet eylesin) çalışmak için büyük şehirlere giderdi ve aylarca dönmezdi demiştim.

E o zamanlar böyle cep telefonları falan yoktu ki anında haber alasın.

Haberleşme ancak mektupla olurdu ama “yazan” mektuptan önce gelirdi çoğu zaman.

Benden iki yaş büyük olan abim varken o mektuba da pek ihtiyacımız olmuyordu zaten.

Bazı günler bakardık ki abim tepeye çıkmış oturmuş;

“Babam bugün gelecek” diyor

Akşama kadar beklediği çok olmuştur ama yanıldığı az olmuştur.

Babam ya o gün ya da ertesi bir iki gün içinde mutlaka gelmiştir.

“Nerden biliyorsun?” diye sormak hiç aklımdan geçmezdi.

Yadırgamazdım çünkü bunu. Fakat tek o değilmiş aklımdan geçmeyen.

Geçenlerde abime sorduğum soruya aldığım cevap ta… benim hiç aklımdan geçmeyen bir şeydi.

Köyde dağların arasında bir bahçemiz vardı. Sık sık… hazırlıkları yapar ailecek giderdik.

Akşama kadar da vaktimiz bahçede yeşilliklerin arasında geçerdi.

Yine böyle günlerden birinde karşıdaki tepenin yamacından bir motosiklet hızla gidiyordu.

Hani yanına ek takıyorlar ya römork mu deniyor… bir kişi römorkta bir kişi de motorun üzerinde…

yollar asfalt değil maalesef… Sesi de yankı yapıyor dağlardan… gözümü dikip bakmıştım ama;

ne çıkardığı ses… ne de kaldırdığı toz toprak değildi bakmamın nedeni.

Motorun varmak üzere olduğu ileride bir noktaya takılı kalmıştı gözüm.

Çünkü biliyordum ki motosiklet oraya geldiğinde devrilecekti. İçimden “dursalar” diye geçiyor…

Bir iki dakikalık bir zaman içinde bir şey yapmak ta mümkün değil, bizimkilere söylesem gidip uyarsalar diyeceğim

ama hem yetişemezler hem de yetişseler bile ne diyecekler ki yoluna giden adamlara;

“Ya kardeşim.. bak siz böyle gidiyorsunuz ama şu ileride kaza yapacaksınız ona göre” mi diyecekler!

“Nerden biliyorsunuz” dese adamlar; “Ne demek canım… koskoca çocuk yalan söyleyecek değil ya” .

Bunları o zaman böylesine teferruatlı düşünmedim tabi de buna benzer şeylerdi aklımdan geçenler.

Sadece seyretmekti yapabileceğim. Ben de öyle yaptım;

O noktaya geldiğinde motosiklet devrildi. İşte o zaman bizimkiler koştu yardımlarına.

Allah’ tan can kaybı yoktu… ufak yara berelerle atlatmışlardı… toprak yolun faydası…

Abimler dönüp geldiklerinde adamların şöyle dediklerini söylemişlerdi;

“Kardeşim… ne oldu biz de anlamadık valla.. Ne taş var ne kaya… dümdüz yolda nasıl devrilir bu motor?”

Evet insan anlamıyor bazen, geçerli bir neden de bulamıyor. Kontrolün kimde olduğunu bilmeyince…

Adamlar hızla gidiyorlardı motosikletle ama o anda yapılan hızın arkasındaki hırsı hissetmiştim,

Dünya işlerinin peşinden koşuyorlardı başka hiçbir şey düşünmeden.

Bu da kötü bir sonucu beraberinde getirecekti.

Benim için şaşırtıcı olan bu olayda motosikletin devrileceğini önceden bilmiş olmam değildi.

Yakın zamanda abim bana gelmişti laflamak için… oradan buradan konuşurken bu olayı hatırlattım;

Hatırlıyor musun böyle bir şey olmuştu dediğimde;

İşte benim hiç aklıma gelmeyen… aldığım bu cevap olmuştu. Dedi ki abim;

“ O olayı ben hatırlıyorum hatırlamasına da sen nasıl hatırlıyorsun?…

Sen o zaman daha ne yürüyebiliyordun ne de konuşabiliyordun…”

“Bırak şimdi kafa bulma benimle” falan dedim ama abimin pek öyle bir hali yoktu.

O benden daha fazla şaşırmışa benziyordu. Sonra düşündükçe anladım ki sanırım dediği doğruydu;

Çünkü ben hep oturuyordum.. hatta bir kere kımıldanırken yuvarlandığımda bir yılanla burun buruna gelmiştim nerdeyse.

Niye kaçmamıştım ki… ya da niye bizimkilere söylememiştim ki “ Burada yılan var” diye.

Anam gelip kaldırmıştı… ( babamdan 3 sene önce rahmetli oldu anacığım)

Biz o zamanlar “ana” derdik. Şimdi de alışabilmiş değilim “ anne” lafına…

ama belki bir gün Anadolu yerine Anne dolu denirse ya da Anne yasa olursa belki alışırım.

….

Hayat gariptir…

Vallahi çok gariptir.

Sımsıkı tutundukça,

Avucundan kayan,

yağlı bir iptir.

Bir süre önce, hayatımdaki yeri açısından kısa… gönlümdeki yeri açısından ise ezeli ve ebedi olan bir dostuma

yazdığım satırlarda da hayatın bu garip, bilinmez yönlerine vurgu yapmıştım.

“Ne bilinmezlerle doludur hayat…Ne gizemlere gebedir.O gün biliyoruzdur kendimize göre her şeyi,

Yarınlar ise hep bildiklerimize inattır adeta… “ne kadar eksik biliyormuşuz” deriz çoğu zaman.

Kurduğumuz nice hayaller, hayal kırıklıkları olarak dikilirler karşımıza bazen…

Bazen de…. biz hayattan vazgeçmişken… hayatın bizden vazgeçmediğini görürüz… Yeniden dirilircesine…demiştim

Ben bunları yazdıktan bir iki gün sonra dostumdan gelen yazı da şöyle diyordu;

İçinize doğmuş gibi yazmışsınız. Hafta sonu ben hayattan vazgeçmiştim ki o benden vazgeçmedi…

Allah O’nu sevenlerine bağışlamıştı… boğulmak üzereydi… umudunun bittiği yerde… kendisini bıraktığı anda

Abdullah (Allah’ın kulu) yetişmişti.

Aynı dostuma bir kehanette bulunmuştum birlikte olduğumuz dönemde, sanırım bu yılın Ocak veya Şubat ayı

İçindeydik… Onu tanımış olmaktan dolayı çok mutluydum. Çünkü;

O’nu her gördüğümde,

Yağmurlar yağardı çöle.

O’nu gömüş olsa bülbül,

Dönüp bakar mıydı güle.

Benim O’nda gördüklerim,

Anlatılmaz gelmez dile.

Ne olmuş gönül vermişsem,

Verirdim canımı bile.

Ama O benim kendisinde ne gördüğümü bilemedi,inanmak istemedi. Dedim ki;

Ben parayı pulu değil,

Güzel görünen kulu sevdim.

Sevdiğim gönüldü benim,

Sanma bakireyi dulu sevdim.

Bil ki ben seni değil,

Senden bana bakanı sevdim.

Gül görünüp bülbüle,

Bülbülün yüreğini yakanı sevdim.

O sebeple gönlümdeki yeri ezeli ve ebedi idi. Ne yazık ki hayatımdaki yeri kısaydı.

İlk geldiği gün… ne zaman gideceğini biliyordum.

“Nisan sonu veya Mayıs’ın ilk haftası hayatın değişecek” dedim.

Ama “bizden ayrılıp gideceksin” diyemedim de “evlenme teklifi alacaksın” dedim.

20 Nisan’ da ayrıldı yanımızdan… gönlümüzde ise ezeli ve ebedidir.

O kendisinden umutlu değildir ama yakında inşallah yanıldığını anlayacak.

Bu anlattıklarımdan benim keramet sahibi olduğumu söylüyormuşum gibi bir anlam çıkaran olmasın.

Kendine yazık eder. Ne demek istediğimi anlatabilmem için gerekli olduğundan anlatıyorum.

Kaldı ki bu tür şeylerin artık filmleri yapılıyor dünyada yüz milyonlarca kişi izliyor.

Söz ağızdan çıkar amma,

Söyleten o dil değildir.

Hiç uzaklarda arama.

Sana senden el değildir.

Keramet sahibi olduğunu söyleyen ve bir de buna başkalarını inandırmaya çalışan insan

Allah’ a gereği gibi iman etmemiştir.

Allah’ a gereği gibi iman etmeyen birini ise kurtaracak hiçbir keramet veya mucize yoktur.

İnsanda kendisine ait hiçbir şey yoktur. Her şey Allah’ındır. Bizim tek kerametimiz olsa olsa bunu bilmektir.

“Allah’dan başka hiç bir tanrı yoktur. O, daima yaşayan, daima duran, bütün varlıkları ayakta tutandır.

O’nu ne gaflet basar, ne de uyur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine!

Onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.

O’nun hükümdarlığı, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Her ikisini görüp gözetmek, ona bir ağırlık da vermez. O, çok ulu ve çok büyüktür.

O’nun ilminden herkes ancak O’nun izin verdiği kadarını alabilir. (Bakara Suresi 255 http://www.kuran.gen.tr)

Benzer şeyleri çoğu kişi yaşamıştır… eminim onlar anlayacaklardır bunu. Anlamayanlarsa inşallah anlarlar;

Hayatın onların bildiklerinden ve gördüklerinden ibaret olmadığını.

Eee… bir iki olayı önceden bilmekle hayatta her şeyi biliyor olmuyor ki insan.

Ortaokul yıllarımda bir dergi vardı severek okuduğum. Her sayısını alır, okur ve saklardım.

Ama parasızlıktan bir sayısını kaçırdım. Birçok gazete bayiini aradımsa da bulamadım.

Bana ancak gazete binasında bulmamın mümkün olduğunu söylediler.

Tarif ettikleri adrese, gazete binasına gittim. İdari kısımda kime sorsam diye merakla dolanıyorum…

Koridorda bir adam çıkageldi… ne aradığımı sordu ben de söyledim.. Adam yüzünde bir gülümsemeyle gitti.

Sonradan da devam etti o gülümseme maalesef !!. Döndüğünde… istediğim elindeydi… sevinmiştim;

Birincisi adam yerine konmuştum, koskoca adam benim isteğimi yerine getirmişti.

Bu… o ana kadar, bu anlamda tattığım ilk duyguydu herhalde. (eee köyden geldik normaldir.)

Açıkçası çok hoşuma gitmişti.. kasıldım tabii ki…

Adam dergiyi uzatırken ben de bir elimle almak için uzanıyor, diğer elimi de cebime uzatıyordum para çıkarmak için.

Adam bana;

“Demek okumayı bu kadar seviyorsun ha… bir dergi için buralara kadar geldiğine göre ?” dedi.

İşte bu da ikincisi;

O kasılmamın üstüne bir de takdir almış olmak… başımı döndürdü.

Ne var ise hepsi O’dur,

İlah edinip taptığın.

Hesabını sorar sonra,

Putperestliktir yaptığın

Ben de kendimi ilah edinmiştim o anda kendime.

Adam uzatmakta olduğu dergiyi geri çekti ve;

“Sana bir soru soracağım… bilirsen eğer bu dergi sana hediyem olsun” dedi.

İlk anda tam algılayamadım.. daha doğrusu beklemediğim bir şeydi.

Sonra şöyle düşündüm;

Bana hizmet eden!.. ve sonrasında okuma aşkımı takdir eden bu adam şimdi de zekama hayran olmalıydı.

“Tabi sorun” dedim kendimden emin bir şekilde. Çünkü çekineceğim bir şey yoktu ki..

O güne kadar okulda aldığım takdir ve teşekkürler çok sıradan şeylerdi benim için.

Adam… iyice açtığı elini yüzüme doğru tuttu ve dedi ki;

“Bir elde kaç parmak var?”

Hoppala dedim kendi kendime… dalga mı geçiyordu benimle !!… bu da soru muydu şimdi !!!

Beni hafife aldığını düşündüm ve bozuldum biraz.

Ama bir kere sorusunu sorabileceğini söylemiştim, “Anadolu çocuğu” yuz ne de olsa, sözüme bağlı kalmalıydım..

BEŞ dedim

İçimden de “tamam mı… bu muydu ? gibi birçok karışık düşünceler geçiyor ama en çok;

Okumayı sevdiğim için az önce beni takdir eden adamın şimdi hafife alıyor oluşuydu rahatsızlığımın nedeni.

Oldum olası düşündüğüm şey yüz ifademe hemen yansıdığı için bunu fark ettirmeden, biran önce alacağımı alıp gitmek istiyordum. Ama öyle olmadı.

Bu sefer adam iki elini birden açarak bana ON parmağını gösterdi ve dedi ki

Peki… iki elde kaç parmak var?

Uzattı ama.. neyse çıktık bir kere yola;

ON dedim

ON elde kaç parmak var?” dedi hemen arkasından.

Tabi ne vardı ki düşünecek… bitsin artık diyerek;

YÜZdedim.

Adam gülüyordu karşımda, çok keyif almışa benziyordu ama benim için tam tersiydi durum.

Böyle basit bir soruyu doğru cevaplandırdığım için takdir etmesini beklemiyordum ama gülmenin ne alemi vardı ki!

Şaşkın şaşkın adama bakarken… biraz da öfkelendim herhalde ki… dergiyi uzattı.

(Ha şöyle)…Tam dönüp gidiyordum… birkaç adım atmıştım ki;

“10 elde 50 parmak var” dedi adam. Sadist herif darbeyi vurmuştu bana!

Ne diyor bu şimdi!!! Yerimde kaldığımı hatırlıyorum.

Ne yani bilememiş miydim yoksa kendimden emin olup olmadığımı mı anlamaya çalışıyordu !!!

Hesap sorar gibi;

Nasıl yani?” dedim 10 elde 50 parmak!”

Adam ; Basit dedi; “Bir elde 5… 10 elde de;

5 x 10 = 50 parmak vardedi.

O öyle söylerken benim kafam da dank etmişti zaten… bunu nasıl düşünemedim ki;

Ne diye 10 x 10 diye düşünmüştüm.

Şaşkın bir vaziyetteydim, rezil bir durumdu yani. Adama dergiyi geri mi uzatsam, para mı versem de biran önce çıkıp gitseydim oradan diye düşündükçe saniyeler nasıl uzamaya başlamıştı.

İşte Allah rahmet eylesin (Başka bir dinden de olsa bir insana Allah’ın rahmetini dilemenin yanlış olmaması gerekir diye düşünmüşümdür her zaman.)

Einstein’ ın Görecelilik Teorisi’ ni bizzat yaşayarak anlamıştım. Yeri geldiğinde… zaman nasıl da uzuyordu bize göre.

İşte bana göre sanki uzun saatler geçtikten sonra adam geldi başımı okşadı.

“Üzülme bu kadar… kim olsa senin gibi düşünürdü” dedi.

Bu da ayrıca kafama takılmıştı; Neden herkes benim gibi düşünürdü bu durumda?

Ama o değildi öncelikli mesele. Ben girdiğim şoktan çıkmaya çalışıyordum.

Sadece biraz daha dikkat… dergi de benden sana hediye olsun. Sen çok zeki bir çocuksun” dedi.. elimi sıktı ve ayrıldık.

O günden sonra;

Bir daha bırakın o adamı görmeyi, o binayı, o semti bile görmek istemedim.

Ama adama değil kendime kızdığım için.. Çünkü derin bir utanç duyuyordum her düşündüğümde.

Fakat adam haklıydı.. dediği gibi biraz daha dikkat edince… farkındalık deniyor ya.. gerçekten insan birçok şeyin farkına varabiliyor.

Benzer bir olaya da evde şahit olmuştum… bu sefer olayın kahramanı yani mağdur… kız kardeşimdi.

Televizyonda Cüneyt Arkın’ ın her zamanki hareketli filmlerinden birini izliyoruz.

Filmin daha on dakikası geçmeden Cüneyt Arkın’ ın başına gelmeyen bela kalmamıştı.

Biraz sonra geçeceği yolda silahlı adamlar pusuda bekliyorlardı. Cüneyt Arkın oraya doğru ilerlerken, babam dedi ki; “Gitme işte… seni öldürecekler

Bunu duyan kız kardeşim gözünü televizyondan ayırmadan, biraz da babamı hafife aldı herhalde, dedi ki;

Cüneyt Arkın başrolde baba… öldüremezler O’nu

Son lafı söyleyen hep babam olurdu. Yine öyle oldu;

Elin adamı başrol falan dinlemez kızım dedi.

Bu sefer kız kardeşim söyleyecek bir şey bulamadı. Ama filmi eskisi gibi keyifle izlediğinden pek emin değilim.

Üstelik, iyi ki benden önce davranmıştı. Yoksa o cümle aynen benim ağzımdan çıkmış olacaktı.

O zaman da ben bırakın kardeşim gibi film izlemeyi… orayı terk eder.. hemen kuytu bir yere çekilirdim.

Her sıkılışımda öyle yaparım oldum olası.

Ama güzel bir hayat felsefesi olmuştu bu benim için. Hayatın kesin kuralları konulamazdı bizim tarafımızdan.

Hayat ezbere, peşin hükümlerle yaşanamazdı. Hele de bildiğini kesin doğru sanan için hayat hep, öyle olmadığını anlatan olaylarla çıkıyordu o insanın karşısına. Cüneyt Arkın o sahnede ölmedi ama, bu bir şeyi değiştirmez… önemli olan ölebileceğinin de imkan dahilinde olduğunu bilmek, hesaba katmaktı.

Evet bazen insan kızıyor, bozuluyor, yerine göre rezil olduğunu da düşünerek kendi kendini yiyip bitiriyor ama;

Benim bugün anladığım o ki;

Hayatta hiçbir şey boşuna olmuyor ve tam gerektiği yerde ve gerektiği zamanda oluyor.

Hepsi bizim daha iyi olabilmemiz için.

Bunu o anda anlamak pek mümkün olmuyor belki.. ancak takip eden olayları düşündükçe anlıyor insan.

Zaman… sadece birazcık zaman… geçici bu hırs, bu öfke, bu intikam der ya Sezen Aksu bir şarkısında.

Acı, canını acıtan,

Tatlıyı hiç tatmamıştır.

“BEN” den gayrıyı bilmeyen

O’nu hesaba katmamıştır.

Gerçekten öyle… o zamanlar bana acı ve utanç veren, hatırlamayı bile istemediğim bu olayı şimdi bu satırlarda rahatlıkla anlatabiliyorum.

O anda acı olarak algıladığım şeyin aslında benim için ne kadar tatlı bir “tesadüf” (hayatta tesadüf yoktur) olduğunu yeni anlıyorum.

Allah buyurur ya;

“Siz bir şeyden hoşlanmayabilirsiniz ama o sizin için hayırdır”

O zamanlar çok gücüme giden bu olayın benim için ne kadar büyük bir hayır ve ne kadar gerekli bir ders olduğunu bugün çok daha iyi anlıyorum.

Demek ki insanın algıları, düşünceleri de hiçbir zaman kesinlik taşımıyor. Ben kendime olan gereğinden fazla güvenim nedeniyle, başarısızlık nedir aklıma bile getirmiyordum. Dedim ya takdirler, teşekkürler, yarışmalarda birincilikler vs.

Amacım kendimi övmek değil… o olaydan sonra övülecek bir tarafım olmadığını da anlamıştım zaten.

Asıl önemli olan şunu bilmekti…. hayatta her şey zıddıyla birlikte anlamlıydı. Başarısızlığı bilmeden başarının ne demek olduğunu bilmek mümkün değildi.

Geriye bakıp ta bunları düşündükçe aklıma neler neler geliyor.

Birinci olayda mesela motosikletin devrilmesiyle ilgili bilmek için kendime çıkaracağım bir pay yoktu ama biliyordum.

Aynı şekilde abim babamın geleceğini nasıl biliyordu?

Dostumun başına gelecek olan boğulma olayını bilmiyordum ama dediğim olmuştu.

Aynı dostumun aramızdan ayrılacağı günü bilişim ise artık bilginin kaynağının kim olduğunu bilmemdendir.

Diğer taraftan ise adamın sorduğu soruyu bilmem için kendime göre çok geçerli nedenlerim vardı

Hatta bilmeme ihtimalim yoktu bana göre… o kadar inanıyordum ki kendime o yüzden tersi olunca öyle donakaldım.

Çünkü bilenin bilecek olanın BEN olduğumu sanmış kendime güvenmiştim.

Ancak ne zaman bu tür hadiseler başkalarının ilgisini çeker;

Ve o insanlar sizde, başkalarında bulunmayan bir şeylerin olduğuna inanır ve sizi de buna inandırırsa, sonu kaybetmekle sonuçlanan yola çıkmışsınız demektir. Çünkü nefsiniz “BEN” dediğini diğer “SEN” lerden, ayırmaya başlar. Ayrıldıkça da O’ndan uzaklaşır insan. Bu yüzden buyurur ya Allah Resulü (s.a.v.)

“Ben ise Allah’ın sevgilisiyim ama bununla övünmüyorum….” Diyerek Allah’ ın O’na sunduğu sınırsız nimetler nedeniyle “BEN” dediğine hiç pay çıkarmaz.

Bugün… “iyi ki öyle olmuş” diyorum bu ve bunun gibi nice olaylara.

Anladım ki;

İnsan hatayı en çok kendinden en fazla emin olduğu, “BEN” ini öne aldığı anda yapıyordu.

İkincisi eğer kendinizi diğerlerinden ayrıcalıklı görüyorsanız bu sizi o insanlara bağımlı yapıyor ve kendinize güvenmek için o insanlara ve onların övgülerine ihtiyaç duyan biri haline gelmiş oluyorsunuz.

Seyirciden eskisi gibi ilgi ve alakayı göremeyen bazı meşhur insanların bunalıma düşmelerindeki neden de buydu demek ki. Hani der ya bazı sanatçılarımız;

“Canım seyircilerim beni sizler var ettiniz… beni özellikle şu bölge var etti…”

Zamanla yüzüne bakmaz olunca o sanatçıyı “var eden” seyirciler sonra da yok ediyordu.

Takdir edilmek belki bir yere kadar olumlu anlamda katkı sağlasa bile;

(“Katkı sağlasa” yerine “motive edici” kelimesini kullanmıştım önce. Ama insan kendi dilini kullandıkça daha iyi anlıyor ve anlatabiliyor. “KATKI… KAT… KATLANARAK” ileride gelecek)

Evet…. Takdir edilmek belki bir yere kadar olumlu anlamda katkı sağlasa bile;

genelde insanda kötü neticelere yol açıyor. Çünkü takdir edildiğinde otomatikman bunu söyleyen insandan

üstün olduğu yanılgısına düşebiliyor insan.

Halbuki gerçek öyle değildir. Yaptığınıza başka bir insanın iyi diyebilmesi için;

O insanın iyi olan şeyi bilmesi… görmesi… ayrıca bunu söyleyecek kadar da erdemli olması gerekiyor ki, bunların hepsi övgüyü alan da var mıdır?

Daha da kötüsü dedim ya BEN dedikçe insan O’ndan uzaklaşıyor.

Bir de şu var; insan hatayı en fazla… meseleyi küçümsediğinde yapıyordu.

Her şey göründüğü kadar basit değildi. Eğer bir şey insana “düşündüğümden de basit” dedirtiyorsa bilin ki tuzağa düşmüşsünüz demektir.

Bakın bu soru üniversiteye giriş sınavında sorulan bir soruydu.

Tilki bir kuyuya düşer, kuyunun derinliği 30 metredir.

Gündüzleri 3 metre tırmanan tilki, geceleri uyurken 2 metre aşağı kayar.

Bu şekilde kuyudan kaç günde çıkar?

Nasıl… zor mu… kolay mı?

Kolay diyenlerin cevabı mutlaka 30’dur.

Ama dedim ya ben o darbeyi bir kere yedim, bir daha yemeye niyetim yok.

Hele şimdi bir de bu işin içinde tilki varken… tilkinin olduğu yer tuzaklarla doludur.

Soru da… zaten bunu çağrıştırsın diye tilki seçilmişti haftanın futbolcusu… aman… olayın kahramanı.

Diyor ya; “Ah karga senin sesine bayılıyorum. Bir şarkı söylesen de içim açılsa”

Gaza gelen karga ağzını açar açmaz peyniri tilkiye kaptırıyordu.

Hayat ise ne tilkilerle, ne tilkiliklerle doludur.

Şimdi Allah razı olsun o dergiyi getiren adamdan diyorum. Bu düşünme biçimine en çok katkısı olan insanlardan birisiydi.

Hayatım boyu belki 10 dakika beraber olduğum bu adam benim hayatıma ne kadar yön verdiğinin, bugün farkında bile değildir eminim ki. 25 yıl birlikte yaşadığım anam ve 28 yıl birlikte yaşadığım babamın ise ne yapsam hakkını ödeyemem zaten.

Sorunun cevabı.. 28 olacak

Tilki günde 1 metre tırmanıyor sonuçta ama;

27 günde 27 metre tırmandıktan sonra 28. gün 3 metre daha tırmanınca kuyunun yüzeyine çıkar.

Eh… artık aşağı kaymasına gerek kalmaz.

Diyorum ya hayatı anlamak istiyorsan hayat kendini sana anlatıyor zaten.

Sen yeter ki kulak ver, dinlemesini bil, bakmasını, görmesini bil.

Öyle yaparsan hayatın her anı, basit gibi görünen nice olaylar bile ne hikmetlerle doludur.

Belki birçoğumuz bu konuda aynı şeyi söylüyoruz da… işin ilginç olan diğer bir tarafı da budur.

İnsan bir şeyi doğru bilebilir, düşündüğü inandığı doğru olabilir ama bunu her zaman davranışlarına yansıtamaz.

Bunu anlamak kolay değildir lakin en azından bunu fark etmeye ve anlamaya çalışmak lazımdır.

Her şeyi bilmek kimseye nasip olmaz fakat bu;

insanın doğru sorular sormasını ve anlamaya çalışmasını engellememelidir.

İlk başta gözünde büyüyor insanın. Okumak araştırmak istiyorsunuz imkanlar elverdiği ölçüde ama, çok karmaşık geliyor bir çok terim neyi anlatıyor anlamıyorsunuz. Bilinç, bilinçaltı, ruh, sezgi, ilham, nefs , kronolojik pedagoji o da neyse..

Konuyla ilgisi yok ama … işte dedim ya kafa karışık olunca…

Terimler gözünde büyüyor ve sonuçta pes edebiliyor insan.

Çünkü bu düzeyde ne okursan oku şöyle bir şey çıkıyor ortaya;

-Pilav nedir ? diye sorsalar,

-Pirinçle yapılan bir yemektir

-Pirinç nedir? Denildiğinde

-Hani pilav yapmakta kullanıyoruz ya…

Veya;

-İki nedir?

Bir’den sonraki sayı.

Bir nedir?

İki’den önceki sayı

Yani içerik olarak hiçbir şey vermiyor.

İnsan rakamları bilmeden matematiksel işlemleri yapabilir mi?

Tabi ki yapamaz umarım kimse “evet yapabilir” dememiştir. Parmak hesabını diyorsanız onu da saymak lazım değil mi ama

Hem kafamı karıştırmayın yeterince karışık zaten.. O nedenle önce rakamlar “öğretilir” … mi ?…. yoksa kabul ettilir mi demek lazımdır.

Çünkü rakamlar öğretilmez bizlere… sadece… mesela üç tane elma gösterilir ve “Bak bu 3’ tür” denir.

Sen bunu bilmeden önce de o üç elma ordadır amma sen onun 3 olduğunu bilmezsin.

Yani bu yeni bir şey yaratmak değildir. Sadece insan, somut olarak gördüğünü anlamlandırmak ister.

Somut olmayan görmediği… ama var olduğunu bildiği şeyi ise görmek ister ikna olmak, inanmak için.

Hani evde yalnız olan bir insan bir tıkırtı duyduğunda;

“Kim var orda..? ortaya çıkın, yoksa ateş edeceğim” der ya,

Görmediği birine nasıl ateş edecek ki? Ama tıkırtının nedenini bilemediği için korkar ve doğru düşünemez.

İnsan bilmediği şeylerden korkar. Gizlenen de gerçekten ateş edip etmeyeceğini bilemediği için aynı nedenle ortaya çıkar.

Öyle yani..

Kimdi o kafasına elma düşünce bir anda yerçekimini keşfediyordu. O keşfetmeden önce yerçekimi yok muydu?

İşte kulunun bu “ANLAMLANDIRMA” merakını bilen Allah;

Kainatta her şeyi çiftler halinde, zıtlıklar halinde yaratmıştır. Söz buraya gelmişken, felsefeyi seven gazeteci bir arkadaşımın internetteki sayfasına aldığı şu felsefi hikayeyi buraya aktarmak istedim:

Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar; “Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?”
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar;

“Evet her şeyi Tanrı yarattı!”
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “evet efendim “ diye yanıtlar. Profesör devam eder;
-‘Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığım; “Kesinleştirme’ prensibine göre de Tanrı şeytandır.”

Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur.
Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin, bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.

Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve;
”Bir soru sorabilir miyim profesör?” der. Profesör de sorabileceğini söyler.
Öğrenci ; “Soğuk var mıdır?” Diye sorar.

Profesör; ”Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır” diye yanıtlar.” Sen hiç soğuktan üşümedin mi?” (aptal profesör benim durumuma düşecek).

Öğrenci; “Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yaşamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz.

Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler.

Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir).

Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir.

Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı “tarif etmek” için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder,

Öğrenci; “Profesör, karanlık var mıdır? diye sorar.
Profesör ; “’Tabi ki vardır.” (hala aranıyor profesör… dön işte biran önce dank etsin kafan)

Öğrenci ; Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü, karanlık da yoktur.

Yasamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız.

Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz.

Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar.

Siz belli bir mekanın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi?

Karanlık, insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekan için kullanılan bir kelimedir.”

Son olarak öğrenci profesöre gene sorar; “Efendim şeytan var mıdır?”

Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar; (e bu saatten sonra yani profesör…karizma gittikten sonra)
“Tabi ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır.

Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.”der.

Öğrenci devam eder; (Al işte profesör dedik sana o kadar)

Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur.

O aynen karanlık ve soğuk da olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir.

Tanrı, şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur.

O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.

Profesör yerine oturur. (eh… geçmiş olsun.. bu da sana ders olsun benim gibi)

Genç öğrencinin adı ALBERT EINSTEIN’dır. (http://www.blogcu.com/kullanici/aslimyanik)

E şimdi gel de bu adama Allah rahmet eylesin deme.

Demiştim ya; kulunun bu “ANLAMLANDIRMA, TARİF ETME” merakını bilen Allah;

Kainatta her şeyi çiftler halinde, zıtlıklar halinde yaratmıştır ki aydınlığın yokluğunda karanlığın ortaya çıkışını anlayabilsin. Ama karanlık kendi başına var değildir.

İşte Descartes’in; Düşünüyorum, o halde varım” önermesi de bu örneklerde olduğu gibi bir anlayışı yansıtır.

Bir kere “VAR” ve “YOK” her ikisi de düşünsel birer kavramdır.

O zaman düşünce sınırları içinde dediğiniz bize göre doğru olsa bile mutlak doğru sayılamaz.

Görecelilik Teorisine göre bir şeyi mesela A’ yı izah edebilmek için ondan farklı bir B referans noktasına gerek vardır.

Uzun demek için yanında kısa olmalıdır yani. Acı-tatlı, uzak-yakın… tamam işte “anladın sen onu”.

Buna göre “VAR” dediğinizde “YOK” un da olması gerekir ki “VAR” ı anlamlı kılsın, izah edebilelim yani.

“VAR” ın ispatı ancak ispat edilmiş “YOK” ile anlamlı olabilir. “YOK’” ise ispatlanamaz.

Yani “YOK”dediğinizde “VAR” ın olmadığı bir ortamı kastediyorsunuz.

Aynanın karşısına geçince aynada görüntü “VAR” dır, siz çekilince “YOK” olur. Ama siz yok olmazsınız değil mi?

Yani “YOK” luk sadece ayna için geçerli olabilir.

Tekrar söylemek gerekirse;

Yani “YOK”dediğinizde “VAR” ın olmadığı bir ortamı kastediyorsunuz.

Oysa “VAR” ın olmadığı ortamda siz de olmamalısınız ki “YOK” u ispatlayabilesiniz. (Sadece siz değil zaman, mekan… hiçbirşey olmamalı)

E o zamanda olmadığınız bir ortamda… halen ortam diyorum bak ortam da olmaz ki… neyi ispatlayacaksınız.

“VAR” olan vardır ve hep var olacaktır. Var olan var oldukça yok söz konusu olamaz.

VAR’ ı… zıddı sanki oymuş gibi DÜŞÜNÜYORUM (Düşünce) ile ispatlamaya kalkar.

E hadi böyle yapıyorsun o zaman “DÜŞÜNCE” nin zıddını bul ve ispatla madem.

Aklına gelen düşünce,

Düşünmezsin nerden diye.

Dilde söze dönüşünce,

Bitmez olur neden, niye?

Ama düşüncenin zıddı yoktur. Demek ki yaratılanlardan değildir öyle olsa çifti/zıddı olması gerekirdi.

Çünkü düşünce var olduğu yanılgısında olan insana ait değildir.

Öyle olsa kontrol edebilmesi gerekir, düşüncelerini durdurabilmesi gerekir ki bu da mümkün değildir.

Önerme geçersizdir bana göre.

Senin var olduğun gibi “TAŞ” ta vardır. Taş düşünüyor mu?

“Evet düşünüyor” dersen… o zaman da imana gelmen gerekir. İmana gelen de zaten bilir var olanın kim olduğunu.

“44…Hatta hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tesbih etmesin, ancak siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. “

İsra Suresi (http://www.kuran.gen.tr)

Var olan Allah’tır ve her şey O’nun varlığıyla varlık ve anlam kazanabilir.

Tüm referansların yaratıcısı da O’dur zaten. O sebeple zıddı olmayan düşünce O’nun bizim boyutumuza uzantısıdır.

(Düşünce O’ dur demiyorum… neden öyle demeğimi de ilerideki satırlarda bulabilirsiniz.)

“Ben kulumun zannı üzereyim artık dilediği gibi düşünsün” buyurması da buna işarettir bana göre.

56-..çünkü hiçbir canlı yoktur ki ipini O tutuyor olmasın.
(Yani, üzerinde O’nun kontrol ve gözetiminin olmadığı, bütünüyle O’na bağlı/bağımlı olmayan tek bir canlı yoktur.)

Hud Suresi (http://www.kuran.gen.tr)

Kul nasıl düşünüyorsa… Allah o kulu için o hükmü veriyordur. Kulluk ta bunu bilmek ve buna uygun yaşamaktır zaten.

Fatiha Suresi’nde; Ancak sana ederiz kulluğu…

Derken… bu çoktan seçmeli bir tercih değildir. A, b, c var ama biz seni seçiyoruz demek değildir bu.

Senden gayrısı yoktur ki onlara kulluk edebilmek mümkün olsun. Tapılan taş bile olsa O senin varlığındır.

Burada kul Allah’ a mülkünde ortak koşmuş olduğu için şirke girer ve sonuçlarına katlanır.

Dediğim gibi beynimizde kavram kargaşası başladığı zaman o düzeydeki anlayışımıza göre genellikle yılgınlığa yol açıyor insanda.

“Ben bunu hiçbir zaman anlayamayacağım” hükmü gelip yerleşiyor zihnimizin orta yerine.

İnsan zaten olumsuz olanı çabuk kabullenir nedense, (Nedeni var mı… şeytan ne işe yarayacak o zaman)

Bir insana “Yarın çok zengin olacaksın” deseniz güler geçer, en fazla belki inşallah der.

Ama “Yarın öleceksin” deseniz… varın siz düşünün gerisini.

Bu yüzden birçoğumuz zaten inanmayız ki bir Mevlana olalım, Yunus olalım…

E o zamanda bırakırız her şeyi oluruna. Her şey Allah’ ın izniyledir şüphesiz.

Oluruz veya olamayız ama bu… onları anlamamıza ya da onlar gibi olmayı istememize neden engel olsun ki?

Böyledir işte…

İnsan ne istediğini bilemez, bildiğini yapamaz…

Mesela sigara tiryakisi bir insan bilir yaptığının yanlış olduğunu

Fakat inandığı ve doğru olduğunu bildiği davranışı sergileyemez.

Ya da bir insan bir anda hiç istemediği bir şeyi yapmak durumunda kalır.

Bir anda kaza yapar mesela ondan sonra da “ kör şeytan” der, veya bir insana kötü bir söz, bir tokat… sonra pişman olur.

Daha da vahim örnekler vardır insanın böyle istemeden yaptığı.

İtiraf etmelidir ki bu “istemeden yapılan” her davranışta kontrol kişinin kendisinde değildir.

Diğer zamanlarda da kontrol kendisinde değildir ama işler arzusuna uygun geliştiği sürece bunu fark etmez insan.

Bu ve buna benzer durumları merak etmeli ve kafa yormalıdır ki her insan;

o zaman görebilsin işte hayatın, insanın nasıl da aslında her sorunun cevabını verdiğini.

Bütün bunlara ve bunlar gibi bir çok şeye kafayı takarım ben.

Hani Alaaddin’ in sihirli lambasından dev çıkar ve der ki;

“Üç dilek hakkın var” bunu duyan garibim de hemen atlar;

“Çok para, ev, bir de güzel bir sevgili”

E işte kısmet ayağına gelmiş desene;

“Ben senden tek bir şey istiyorum… bundan sonra ne dersem onu yapacaksın ben istediğim sürece”

Ama yok hiç öyle bir istekte bulunanı görmedim ben bugüne kadar. “En uyanık ben miyim acaba?” diyeyim de, sonra gene şoka gireyim, bak unutamıyorum hala.

Başka bir şey mesela; Mevlana;

“Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” der ya, inanmadığı şeyleri söyleme huyu vardır insanın. Moda tabiriyle;

“Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim” der birçok yarışmacı, sanki çok takdir edilecek bir şey yapıyormuş gibi.

Ne diye başarı diliyorsun ki;

-Sen kaybetmeye mi çıktın oraya?

-Aslında en çok başarılı olmasını istediğin kişi kendinken ne diye samimi olmayan böyle bir dilekte bulunuyorsun.

-O arkadaşlar cahil midir ki senin başarı dileklerine ihtiyaçları olsun?

Yoksa;

“Benim gibi bir adamın karşısında işleri çok zor olacak valla.” diyerek mi onlara başarı diliyorsun.

İşte… böyle böyle insan…. İnsanı tanımaya başlıyor.Tanıdıkça da görüyor ki, hareketlerin kontrolü insanın kendisinde değil…

Düşüncelerinde de kontrolün insanda olmadığı açıktır zaten söyledik bunu yukarıda.

İnsan istese de istemese de düşünür bir kere bunu bilir.

Düşünceyi kendi seçemezken seçilen düşünceye hakimiyeti var mıdır?

Gelen düşünceyi geri gönderebilir mi? Aklından çıkarabilir mi? Ya da başka türlü düşünmeyi sağlayabilir mi?

Ama bunları bilmeyip te her şeyi kendinden bildiği zaman da başının çaresine bakabilmesi gerekir.

Daha önce hiç araba kullanmayan bir insanı bir anda hızla giden bir arabanın direksiyonuna oturtsanız ne olur? Belli ne olacağı Allah muhafaza…. Olmaz yani. Eğer doğuştan şoför doğmamışsa.

O zaman bağla bebeğin altını oturt direksiyona. Yaz arabanın arkasına da; “Babam sağolsun” tamam.

Öyle olmuyorsa o zaman;

Direksiyona geçmeden önce o insanın ne yapması lazım? Tabi ki ehliyet kurslarına gitmesi, “Eğitim şart” diyor ya Cem Yılmaz… o hesap işte. Ama gerçekten şart.

Şimdi bu örnekten hareketle ben şu sonuca varmak istiyorum.

İnsan hayata gözlerini açtığında ansızın direksiyonun başında bulur kendini.

Üstelik altını da bağlamamışsa bir daha o arabaya binilmez yani.

Ama Allah’ ın lütfudur ki insana… o insanı kendi canından öncelikli bilen bir ana-baba vardır yanında.

Fakat işte bakın bugün… benim yanımda ikisi de yok. Onlar da Allah izin verdiği sürece yanındadır insanın.

Ne zaman bırakır giderler hiç bilinmez veya biz daha önce gideriz onlardan.

O zaman ne yapılması gerektiği açık değil midir? Bu hayatın da kursu alınmalıdır gerektiği şekilde.

Üstelik araba gibi istediğiniz zaman frene basıp inme şansınız da yoktur ya da frene bassanız da durmaz.

Ne yazık ki hayatın eğitimi her zaman doğru ve olması gerektiği gibi verilmiyor insana.

Hem bu hayatın hem de bundan sonraki ahiret hayatımızın en doğru adresi Allah’ ın kitabı ve Resulü’dür.

İçinde yaşadığımız toplum bunu her zaman doğru veremiyor maalesef.

“Nasıl var olduk?” diye sorsak mesela;

Bize hep şu söylenmiştir;

“Allah her şeyi yoktan yaratmıştır”

Hayır… Allah ile “YOK” luk kavramı bir arada düşünülemez.

Yoktan yaratırsa, sanki bir şeyi ortaya çıkarmak, doğurmak gibi olur.

O zaman kendisi bir kenarda yarattıkları da bir kenarda kalır ki;

AHAD olan Allah için bu şirk demektir. O ne doğmuştur ne doğurmuştur ne de doğurulmuştur.

İlla Allah.. var olan kendisidir.

Bil ki aranan değildir,

Arayandır bulunan.

Aranır mı bir kere,

Nerde olduğu bilinen.

Hani duymuşsunuzdur belki; Küçük balık yaşlı balığa sorar;

“Deniz diye bir şey varmış doğru mu… bana denizi gösterebilir misiniz?”

Dediğinde yaşlı balık der ki;

“Gösteririm ama… önce bana O’nun olmadığı bir yer göster ki sana O’ nu gösterebileyim”

(Yani “VAR” ın olmadığı bir yer göster ki sana “YOK” u gösterebileyim)

Yani başka bir referans noktası yoktur.

Allah’ın; ‘günahlarınız dağlar denizler kadar olsa affederim ama ŞİRK’ i affetmem’ buyurduğunu unutmamak lazımdır.

Allah SAMED’ tir. O’nun kendinde olmayan bir şeye ihtiyaç duyacağı düşünülemez.

Zaten O’nda olandan gayrı bir şeyin var olma ihtimali yoktur. Allah Melik-ül Mülk’ tür.

Var olan her şey O’ nunla vardır ve O’nun mülküdür. Mülkünde dilediği gibi hükmeden Hakim-i Mutlak’tır O.

Var olan O’nun zatının varlığıdır ve daima vardı, daima var olacak.

Mezardan aldığı çürümüş kemikleri Allah Resulü (sav)’ nün karşısında ufalayarak rüzgara savuran ve;

“Kimmiş bunu tekrar toplayıp bir araya getirecek olan?” diye meydan okuyan nasipsize ne diyor Allah Resulü (s. a. v.)

“Onları ilk defa var eden kimse O…” diyor.

E şimdi bir Mevlana bir Yunus olamayacağız diyerek bunları bilmemek mi gerek?

Bunları bilmeyip te;

Odunun yanmakla yok olduğuna inanan insanlar gibi mi olalım… bilmelidir ki;

Yanan odunun ısısı enerji olarak iş görür, geride kalan külleri toprağa karışır, toprak olur zamanla, sebze olur-meyve olur. Odunun yanmakla yok olduğuna inanan insan, bunları yediğinde o insanda can bulur odun.

O insan da kendisi gibi olanlarla meydana getirdikleri ormanda piknik yaparak geçirirler tüm hayatlarını.

Sonrasında ise odunun asla yok olmadığını… cehenneme ebedi bir yakıt olarak yaratıldığını anlarlar.

Bu nedenle denmiştir ki;

“Aşıklar ölmez… ölen hayvan imiş”

Ölen hayvan olunca da “sürüden bir tane daha gitmiştir.”

Namaz için de hep yanlış inançlar vardır insanlarda.

“Namazını kılmazsa insan, öbür tarafta kızgın saçların üzerinde kılmak zorunda kalır” derlerdi büyüklerimiz. Oysa bugün bildiklerime göre hiç te öyle değil.

Namaz kılmak Allah’ın kesin emridir ama biz O’na bir borç ödemiyoruz.

Kimden aldığınla kime ne borcu ödeyeceksin?

Allah kuluna neyi farz kılmışsa ve neyi yasaklamışsa daima kulunun hayrınadır hükmü.

Samed olan Allah’ ın ihtiyacı olamaz ne kıldığımız namaza ne de başka bir ibadetimize.

O var ettiklerini… O’ na muhtaç olan… ihtiyacı olan bizler için var kılar her an.

Ama burada esas söylemek istediğim namazın sayılamaz faydalarından ziyade sadece benim konumla ilgili olanı.

Bu anlamda namaz insana düşüncelerini bir noktaya toplayabilme alışkanlığını kazandırıyor nasibinde olan kadarıyla.

Bunu başardıkça da… daha önceleri düşünmeden düşüncelerinin peşinden giderken,

Şimdi artık sorgulamaya başlayabiliyor insan neden öyle düşündüğünü.

Düşündükçe de sorular… yeni sorular gelmeye başlıyor.

İstesek te istemesek te düşünen beynimiz… hangi kurallarla sonuca varıyor.

Bu tür sorgulamalar da yavaş yavaş doğru cevapları getiriyor insana.

Arkadaşlar arasında eğlenmek için birbirimize sorduğumuz sorular vardır. Beynimizin nasıl hükümler verdiğini anlamak konusunda güzel fikirler verir insana.

Mesela;

Dilsiz bir adam nasıl diş fırçası ister?” diye sorun bu soruyu bilmeyen birine.

Eliyle dişini fırçalıyormuş gibi yaparak cevap verir… ki doğrusu da budur zaten.

Konuşamayan bir insan başka türlü nasıl ister ki diş fırçasını!

Şimdi de;

“Peki kör bir adam nasıl makas ister?” diye sorun.

O zaman cevap veren kişi, (kimisi burada gözlerini de kapatır) eliyle makas taklidi yapar.

Ama bunun cevabı;

“Bana bir makas verir misiniz der” şeklinde olacaktır tabii ki.

Başka bir soru

-Kar ne renktir?

-Beyaz

-Pamuk ne renktir?

-Beyaz

-İnek ne içer?

-Süt … derler genellikle.

İşte bu tip sorularda şartlanma vardır. Tıpkı o dergiyi alırken adamın bana sorduğu soruda olduğu gibi.

Mesela birinci soruda kişi “dilsiz” kelimesini duyunca artık o kişinin konuşamayacağını yerleştirir bir kere kafasına.

O hüküm kafaya bir kere yerleşince de kolay kolay çıkmaz. Sonrasında kör adamın makas istemesinde…

ilk verdiği hüküm sebebiyle kör olan insanın da konuşamayacağını hiç düşünmeden kabullenir.

İkinci soruda da benzer durum vardır. Kişi iki defa beyaz kelimesi ağzından çıkınca

İnek lafını duyar duymaz “Beyaz” ‘ın hakimiyeti altında olan beyin, “İnek ne içer?” dediğinizde hemen beyaz olan “Süt” ile bağlantı kurar ve hükmünü verir.

“Süt içer”

Bu sadece eğlencelik iki soruda kendini bu kadar belli ederken, hayat boyu nelere mal olabileceğini hesaba katmazsa insan, neler kaybettiğini asla anlayamaz.

Anlatan olsa da bildiklerinden şaşmaz. Bütün bilgiler binanın KAT ları gibi üst üste katlanarak yükselir.

(“motive” yerine “katkı” kelimesini kullanmam burada işime yaradı)

Ama ne kadar yükseğe çıkılırsa çıkılsın… temel ve alttaki katlar sağlam değilse yeni yükleri kaldıramaz ve çökmeye mahkum olur.

Tabi ki binanın yüksekliği belli bir yere gelince gökdelen olunca da artık onu yıkıp yeniden yapmak çok daha zor olur.

Camiye her gidişimde yan yana namaz kıldığım bir Hacı Amcam vardır.

Eğer namaza vakit varsa daha… başlar anlatmaya,

“Cennet şimdi nerdedir?” diye sorar.

Çok keskin bir hafızası vardır. Bir söylediğini tekrar söylediği görülmemiştir en az iki dakika geçmeden!

O nedenle bir yandan söylesem de nasıl olsa bir şey değişmez diyerek, diğer yandan O’nun bildiğinin tersine bir şey söyleyip, bu yaştan sonra kafasını karıştırmayayım diye… gökdelen olmuş artık, katların sayısı belli değil…

Ben de her zaman sorusuna soruyla karşılık veririm;

“Nerdedir?” diye sorarım.

“Yedi kat yukarı göktedir” der. (Uzayın bizim baş tarafımıza gelen kısmı neden yukarı olsun ki amca diyemem tabi)

“Cehennem nerdedir?” diye sorar, genç bir insana bir şey öğretiyor olmanın verdiği şevkle.

E belli ne diyeceğim; “Nerdedir amca?” derim… “Yedi kat aşağı göktedir” der aynı edayla.

Bu ve buna benzer soruları bitmez amcamın sağolsun.

Hemen her gün aynı şeyleri duymaktan doktora tezi verebilir hale geldim desem yeridir.

Ama dün taktik değiştirdi amcam… dedi ki;

“Evlat… sabret sabret.. cennete gidince bilmem kaç tane huri, yanında da bu dünyadaki eşin… anladın mı canın nasıl isterse!!!)

Ya şimdi yine susacağım ama tam namazdan önce günaha sokuyor beni…

Bir kere bu dünyadaki eşim… bir ömür kahrımı çekmiş kadıncağız. Bir de orada mı çeksin.

Hem bakalım eşim beni orada yanında isteyecek mi? Bize huri verilirken onlara bir şey verilmeyecek mi?

Sonra ben Cennet’ e gidiyorum diye eşim nasıl otomatikman Cennet’ lik oluyor?

O’ na kendi kulluğunun değerlendirmesini, hesabını sormayacak mı Allah?

Ya da Allah korusun ben Cehennemlik olursam kadının ne günahı var şimdi benimle birlikte cehenneme girsin.

Kadını kocasına mahkum eden anlayış ta buradan çıkıyor zaten. Garibim analarımız otomatikman cennet hayaliyle, “kadının yeri kocasının yanıdır diyerek” nice kahırlara mahkum edilmiştir. Oysa ki kadınlık veya erkeklik, insanın çamur olan tarafındadır. Özümüzde olan O’nun Ruhu’ nun cinsiyeti var mıdır?

Hadi bunları geçtik diyelim… esas mesele daha da mühim.

Tutamadım kendimi; “Amca” dedim, “Allah’ ı Cennet için sevmek doğru mudur?.. O sadece Allah olduğu için sevilmez mi?

Benim canımı imansız almasın da huri falan istemiyorum ben.” Dedim.

Bu Yunus’un sözüdür;

“Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver Sen onu.. bana seni gerek seni” der.

Ben de bunu söyledim belki amcam anlar diye.

Şöyle bir geri çekildi, kaşlarını kaldırdı.

“Sen kafayı yedin? Ne dediğini kulağın duyuyor mu senin? Nasıl cennet istenmez?

Allah’a karşı mı geliyorsun sen?” dedi.

Diyorum ya temel bozuk, alt katlar çürük bir gökdelen.

“Öyle değil mi amca… huriler falan dedikçe bu nefsin isteği değil midir?”

Şakayla karışık bana dedi ki;

“Bak benim tokadım beş kilodur ona göre…”

Belli ki kızmıştı. Uzatmadım.

Amcamın gıybetini yapmış oluyorum Allah affetsin, ama esas mesele şahsı değil de inanma biçimi.

Ama işte demin söylediğim şartlanmışlık konusu insana en ağır darbeyi burada vuruyor herhalde.

İnsan Allah konusunda asla tam olarak her şeyi bilemez.

“İdraksizlik idraktir” denmiştir.

“Allah’ ım ben seni layıkıyla bilemedim” diyerek günde yetmiş kere tövbe ettiğini öğrendik Allah Resulü’nün (s. a. v.).

Şems’ te ilk karşılaşmasında bunu sorar Mevlana’ ya ki; O’nun ilminin derecesini anlayabilsin.

“Ey Müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed mi büyük, Bayezid-i Bistami mi?
Sorunun heybetinden kendinden geçen Mevlana, kendini toplayınca;
“Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed bütün yaratıkların en büyüğüdür.”
O zaman Şems:
“O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile Ya Rabbi seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun vechile bilemedik” buyururken,

Bayezid, “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!..” demekte?
Mevlana:
“Hz. Muhammed, müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu,’biz senin göğsünü açmadık mı?’ şerhiyle kalbi genişledi.

Bunun için de susuzluktan dem vurdu. O Her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu. Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o makamda kalarak (İşte bu sebeple; düşünce Allah’tır” demedim) bu sözü söyledi.” deyince doğru adreste olduğunu anlar Şems. O adresi bulmak için başını vermeyi göze almıştır O… (http://sufizmveinsan.com/konuk/semsm.html)

Allah her yönüyle sınırsızdır.

En büyük sayı kaçtır?

Düşündüğünüz sayı kaç olursa olsun… bilin ki ona “BİR” eklendiğinizde yeni bir hal alır.

Ve aslında en büyük sayı “BİR” dir. Çünkü diğer bütün sayılar O’ nun katlanarak yeni bir hal almasından başka bir şey değildir.

Bu yaklaşım Muhyiddin Arabi’ nindir.

“Budur “ diyerek durduğunuzda sizin için odur. Sonrasını aklı hayali almayınca insan bunu yapabilir.

Ama Resulü gibi O’na susuz olanların duracağı bir makam yoktur. Daima üstüne BİR eklenebilir.

Kul, O’na doğru giden yolda ne kadar ilerleyebilirse kurtuluşa o kadar yakındır.

Bu nedenle Allah ne tam olarak bilinebilir ne de tam olarak anlatılabilir.

Şems’ in bulmak için canını feda ettiği Mevlana aşkı soranlara;

“Ben ol da bil” der.

Dile getirebilme imkanı yoktur çünkü… yaşamak, tatmak gerekir.

Ama dilimizin söyleyemediğini yüreğimiz bilir. Çünkü akıl nefsin elindedir amma yürek O’ nun dilidir.

Yüreğin tercümanı ise ancak gözlerdir.

Geçenlerde izlediğim bir dizide, kadın… ne yaparsa yapsın aşkına inandıramadığı adama şöyle diyordu;

“Neden benden kaçıyorsun Cemal?… sana nasıl baktığımı görmüyor musun?”

İnsanın sorası geliyor;

“Allah’ ın sana nasıl baktığını görmüyor musun ey insan?” diye.

O Allah ki seni “Alak” tan… yani “Alaka” dan… yani ilgiden, sevgiden YARATTI.

“YARATTI” kelimesi… “YAR ETTİ” yi çağrıştırmıyor mu sana?

O’nun gönlü senle şendir.

Her an O’na yeni bir şan’dır.

Bitmez sanılan zamanlar,

O’nun için tekbir andır.

Fussilet Suresi’nde buyurur ki Allah;

Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.”

(http://www.kuran.gen.tr)

Neden isteyerek O’ na yar olmak var iken istememeyi seçersin? Neden yeryüzü ve gökyüzü gibi olup ta, “İsteyerek, aşkınla yana yana geliyorum Allah’ım” demezsin?”

O isteseydi zorla da istediğini yaptıramaz mıydı sana? Cabbar değil midir O?.

Bunu anlatabilmek için bazen vaazlarda ve hutbelerde insana korku verilir, cehennem anlatılır.

Evet Allah’ tan korkmak ta gerekir şüphesiz. Ancak imanın esası bu olmamalıdır diye inanıyorum.

Çünkü ismim “HALİM”.

Cuma namazında imam Kur’an okumaya başlayınca gözlerim kendiliğinden boşalıverdi.

Ne güzel okuyordu… O kelamın gerçek sahibi nasıl bir sevgi besliyor olmalıydı ki kuluna, Ona hitap ederken böylesine sözlerin en güzelini seçmişti? Allah nasıl bir sevgi besliyordu ki kuluna, yaratılanların en üstünü gönderiyordu O’ nu anlatması ve kulunun kendisini anlaması için?

Kendisine böyle bakanı nasıl sevmez insan, nasıl kul köle olmaz O’na?

Bilmez mi ki gözünün önünde olan yarini de kendisine sevdiren O’dur.

Ancak gönüller anlar,

Gönlümüzün sözünü.

Sevilen hep O’dur amma,

Yar sanırsın yüzünü.

Öyle bakan yarimiz güzel görünür gözümüze. Ama bilmeli ki insan baktığının gerisinde olanı, sevdiğinin gözüyle kendine bakanı görmüyor da sadece gördüğünü seviyorsa;

sevdiğinin adı NUR da olsa… NAR’ ı seçmiştir insan. Öyle olunca… SEVMEK ATEŞ’ tir.

Bil ki ben seni değil,

Senden bana bakanı sevdim.

Gül görünüp bülbüle,

Bülbülün yüreğini yakanı sevdim.

Gerçek yariniz… sevdiğiniz Allah olsun her daim.

Halim KÖK

www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

2 Responses to “» Sevmek Ateş’tir”


  1. 1 YAREN 6 Temmuz 2007, 12:15

    Ya Rab ne kadar güzelsin…

  2. 2 selcan 6 Temmuz 2007, 9:30

    Aşkın meyvesi kainat ve fahri kainat; ana yavrusuna aşık, yavru anasına; bülbül güle, gül bülbüle; gözün gördüğü güzel, güzelin gördüğü göz….. hepsi bir….. TEK BİR.

    O TEK’liğe ermek nasip eylesin yüreklerimizi…….

    SEVGİLERİMLE


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: