» Nur Deryasında Erimek

syildiz-2.jpg(…) Ölüm ile beraber kozası eriyecek, fizik bedeni kullanım dışı kalacak ve benliği Ruh alemine adeta ateşin içine girermişçesine açılacaktır. Yaşamı boyunda birlik boyutunu fark edememiş, hep kendini düşünmüş, en kötüsü de hayatının tasarrufunun kendi düşüncesi ile yaratıldığına inanmış, yani “güç bende!” deyip şirke sapmış ise, Ruh’a teslim olması ve ona secde etmesi sizce mümkün müdür? O ana kadar bilinci, bırakın teslimiyet göstermeyi, her yaptığını kendinden bilmiş ve her şeyin sahibinin kendisi olduğunu iddia eder bir şekilde yaşamıştı.

. . . . . .

Bilinç ve bilinç altı kavramları sıkça çeşitli platformlarda duyduğumuz, özellikle de psikolojinin konusu olan kavramlardır. Peki bilinç dışı, ya da başka bir deyişle “bilinç üstü” kavramının acaba ne kadar farkında olarak yaşamaktayız.

İnsanlık algıladığı eşya, duygu, edindiği bilgi ve manaları asıl itibarı ile bilinç alanı içerisine girdiği için farkeder ve kullanır. Aynı şekilde bilincine önceden doğan ve yaşamında açığa çıkmış olan duygu, imaj ve bilgileri bilinç altı alanına zamanla iter ve yaşamını bu şekilde sürdürür. Bunlar çoğunlukla şartlanmalar ve hayatın işleyişine yönelik yazılı olmayan kurallar silsilesidir. Böyle yaparsam bu olur, şeklinde işlevsel kabullerdir. Halbuki, düşüncelerimizin bu şekilde şartlanması bizim önümüze sürekli engeller çıkartır, herşeyi etiketlememize sebep olur ve bizim olabilirlik alanlarımızı sürekli daraltır..(EK)

İnsan yukarıda Sema ve altta ise Arz ile sınırlandırılmış ve ikisi arasında uzanan bir ağaç gibidir. İnsan bilinci yaşamı boyunca ölümü tadıncaya kadar tam ortada yer almak üzere arzın yani bilinç altının güdülemesi ve kontrolü ile yaşamını sürdürür. Bilinç noktasının vücuttaki tam karşılığı kalp çizgisidir. Varlık bilincimiz “Ben”dediğimiz şeydir. Dünya üzerinde nereye giderseniz gidin karşınızdaki kişiye açıklama yapmaksızın eli ile “ben” diyerek kendisini göstermesini isterseniz, size direkt olarak hiç düşünmeden tam da kalp noktasını gösterecektir. Bu fıtraten insan olmanın ve gerçek benimizi, bilmeden bilmemizin adeta ispatıdır.

Ben”in bu iki yönden mutlaka biri tarafından yönetildiğini farketmemiz çok önemlidir. Ölünceye kadar alt bilincin yönetiminde yaşanmakda ve yapılan herşey, “Ben” diye gösterdiğimiz asli bilinç noktası olan kalp noktası bedende yukarıda kaldığı için hayatın akıl işleyişi farkedilmekte, her davranış ve hareketin büyük ölçüde bilinç sınırlarımız içinde olmasından dolayı, hayatımız hakimiyetimiz altındaymış hissi vermektedir.

İleri doğru baktığımızda gözümüz yaklaşık olarak 60 derecelik bir alanı (orta aksdan iki yana eşit 30 ar derece olarak düşünülmelidir.) net olarak algılayabiliriz. Bu alan “Bildiğimiz” alandır. Gözümüz, arkamız hariç 180 derecelik bir alanı, iki yanı fuluğ da olsa algılayabilmektedir. Bildiğimiz alanın her iki sağ ve sol yanında kalan alanlar ise, “Bildiğimizi sandığımız” alanlardır. Arkamızda kalan bizim için tam karanlık olan alan ise, “Bildiğimizi bilmediğimiz” alana karşılık gelir. Öz benliğimiz işte bu alanda bulunmaktadır. Bu alan herşeyi birbirine bağlar. İnsan bilinci edindiği ilmi sayesinde, kademe kademe ilerledikçe ilk bahsettiğim 60 derecelik alandan yavaş yavaş iki yandaki 180 derecelik alanlara girmeye başlar. Aslında bu sayede kendi zan benliğini bölünmez bütün zanneden insan yavaş yavaş Allah’ın kılıcıyla ikiye ayrılmaktadır. (Ayın ikiye ayrılması benzetmesi buna işarettir.) İnsan derece derece bu alanda algı olarak hareket ve canlılık hissettikçe, bilinci de bilinç altından, öz bilinç alanına, yani baş hizasına ve sonunda da kalbe doğru ilerlemektedir diyebiliriz. Arka kalan göremediğimiz alan, saf mutlak bilinç alanıdır. Görüneni yöneten ve formu vareden ve ona şekil veren alandır.

Bu noktada farkedilmesi gereken, insanın cüzzi benliği ile yaşamına devam ederken, yani bilinci ilk 60 derecelik alan ile ilgilenirken, kendisine hakim olan ve onu yöneten elektro manyetik yapının, yer altı enerjisinden kaynaklandığıdır. Bunun sonucu olarak insan her yaptığını ve açığa çıkardığını kendisi yapıyor sanma yanılgısı içerisindedir. “Ben” Bilinci toprağa gömülüdür aslında. Bu nedenle de “Ben” dediği şey ile varlığı birbirine karışmış bir şekilde yaşamaktadır. Fakat farkında değildir, ki aslında alt ve “Arz”ı da yöneten yukarısı, yani “Sema”dır. Yukarısı kendi içi (özü), aşağısı ise, bedenidir. Bunun böyle olduğunu kolaylıkla tesbit edebiliriz. Bir çoğumuzun artık bildiği gibi insanın vücudunda alttan yukarıya doğru yedi enerji merkezi bulunmaktadır. En altta fizik yapıya karşılık gelen “Kırmızı” en üstte ise bedenin gök yüzüne uzanan son sınırı “Mor” renkli enerji noktaları sıralanmıştır. Yağmurlu havalarda beliren ve hepimizin özümüzden birşeyler fısıldadığını bildiğimiz gök kuşağında da, vücudumuzdaki enerji noktalarında yer alan bu 7 rengin sıra ile varolduğunu görülebiliriz. Gök kuşağının, adeta dünyanın göremediğimiz alt tarafında devam ederek kendini daireye tamamlayan yapısına dikkatlice bakarsak, kırmızı rengin altta değil en dışta, mor rengin ise, üstte değil de en içte yer aldığını kolaylıkla tesbit edebiliriz. O halde insan içe döndükçe batınına yöneldikçe, kırmızı yani beden-zan benlik ışık frekansından, mor yani Ruh-öz benlik ışık frekansına doğru ilerlediğini açıkca görmüş oluruz.

Şimdi de RuhCan ilişkisini tam olarak kavrayabilmek için bir büyük daire çizelim, daha sonra bu dairenin içerisine bir küçük daire daha çizelim. Büyük daire bizim ölüm sonrasında dahil olacağımız Allah’ın Ruh diyarı ve tekBen”in hakim olduğu ülkesidir. Küçük daire ise, içinde şu anda bulunduğunuz ve ölüm ile beraber kullanım dışı kalacak, içinde sürekli bilinç yüklemesi sonucu “ben” bilinci varetmekte olduğumuz beden sınırımız ve “dünyamız”dır. Bu küçük daire içerisinde, bir’in içinde bir olarak çok özel bir konumda, hayatımız hakkında tasarruf ederek yaşamaktayızdır..

İdeal olarak bakarsak, böyle bir tasarruf ve iradeye sahip olmamız söz konusu değildir. Ancak yukarıda da ifade etmeye uğraştığım gibi bedene gömülü bilinç bu yanılsama içerisinde yaşamını kozasında sürdürmektedir. Düşünün ki büyük daire içinde yer alan küçük daire mümkün mü ki ondan gelen elektro-manyetik dalga marifetli iradeden çıkıp da kendi istediği yönde irade ortaya koyabilsin. Ancak ne yazık ki Allah’ın hidayet etmesi ve bu yanılgıyı kişiye farkettirmesi hariç, küçük daire kozasında bu yanılsama ile ölümüne ve büyük bedene dahil oluncaya kadar bu rüya ile yaşamını sürdürür.

Dışarısı sırf nurdur. Ben bilinci ise, kara madde denilen karanlık kozasına gömülüdür. Dışarıdaki nur alemi ile tek bağlantısı bu karanlığı delen tek bir ışık noktası, yani bir ak deliktir.

İnsan yaşarken dışarıdaki aleme ancak içerisindeki fuad denilen noktaya, yani kendi “Rabbine” yönelmek sureti ile çıkabilir. Kalp merkezinde atomik bütünlük içinde gizli olan bu nokta bir kara deliktir. Tüm vücudumuzun mana ışığı adeta bir galaksi gibi bu noktanın etrafında ışımakta ve dönmektedir. “Yukarıda ne varsa aşağıda o vardır” sözü bu açıdan gerçekten doğrudur.

Şimdi isterseniz gelin “bu bilgiler ışığında ve galaksi içerisinde hayatımızı düşüncelerimizle ne derece yönetebiliriz ve bağımsızca istediğimiz şeyleri gerçekten yaratabilir miyiz?” bunu inceleyelim ve bu noktadaki büyük tehlikenin ve yanılgının nereden kaynaklandığını anlamaya uğraşalım.

Bildiğimiz gibi biz Samanyolu isimli galaksinin dışına yakın sayılabilecek bir noktadaki, uzaydan bakıldığında nerede ise algılanamayacak kadar küçük görülen Güneş sisteminde, yine Güneş sisteminden bakıldığında ise, zerre konumunda yaşayan varlıklarız. Galaksimizin formunun, merkezinde bulunan bir kara deliğin ve nurun, pozitif ve negatif kutuplardan kaynaklanan bir şekilde tüm etki alanındaki yıldız sistemlerini ve tüm zerreleri, spiral şeklinde adeta bir girdap gibi döndürmesi sonucunda oluştuğunu bilmekteyiz. Uzay boşluğunu bir denize, galaksimizin dönüşünü ise, denizde oluşmuş büyük bir girdaba benzetebiliriz. Suda oluşan bu girdabın içinde küçük girdaplar da mutlaka oluşacaktır. Ancak hangimiz büyük girdap içinde yer alan bu küçük girdapların, büyük girdaptan bağımsız ve etkilenmeyecek şekilde dönebileceğini düşünebiliriz, bu mümkün müdür? O zaman aynı şekilde, algımızı aşacak derecede büyük bir galaksi bilincinin olmadığını ve içindeki sistemlerin ve bizim gibi zerrelerin, galaksi bilincinden ve dönüşünden, bu dönüşün yarattığı manadan bağımsız hareket etme lüksümüzün olduğunu nasıl olurda düşünebiliriz? Bugün, yaşamımızda sergilediğimiz davranış ve düşünce biçimi ne yazık ki bunun mümkün olduğunu iddia etmek değil de nedir?

Bu yanlış düşünce, küçük daire içerisinde inançlarımızın, bilinç ışığımızın gücünün artması sonucu, ışığımızın kendi küremizden bize yansıması ve bu yanlış bilinç ile güdülenen ışığın, bizim gerçek yaşam alemi (Ahiret) ile olan bağımızı bir nar perdesi ile örtüyor olmasından ileri gelmektedir.(Bilinç ışığımız arttıkça “ben” bilincimiz, 7 bilinç seviyesince yükselir. En tehlikeli seviye ışığın artıp yoğunlaşmaya başladığı “Mülhime” Bilinç seviyesidir.) Bu nedenle bu vehim bizde kuvvet kazandıkça, bilincimizi bu yönde şifrelemeye devam ettikçe, nari perde (Zulmet) daha da kalınlaşacak ve yaşamımıza bizim yön verdiğimizi düşündüğümüz ve kendi hayal dünyamızda (Kozamızda) küfre girmiş olarak, ölüm anı bize gelinceye kadar dış daireye-iç uzay alemine geçişi bekler bir durumda bizi oyalayacaktır. (Aslında dış sanılan alem iç uzayımızdır. Dışarının içine girmek için -dahil olmak için-, ancak içten bir yol bulanlar kurtulmuştur.)

Ancak bir tek ben vardır. “O” da Kendi’ne döndürüldüğümüzde hiç birimize ikinci bir “Ben” olma şansı vermeyecektir.

Ölüm haktır. Mutlak surette nefsin tadacağı bir gerçektir. Peki bu perdelenen bilinç ölüm ile nasıl bir akıbete doğru ilerleyecektir.

Ölüm ile beraber kozası eriyecek, fizik bedeni kullanım dışı kalacak ve benliği Ruh alemine adeta ateşin içine girermişçesine açılacaktır. Yaşamı boyunda birlik boyutunu fark edememiş, hep kendini düşünmüş, en kötüsü de hayatının tasarrufunun kendi düşüncesi ile yaratıldığına inanmış, yani “güç bende!” deyip şirke sapmış ise, Ruh’a teslim olması ve ona secde etmesi sizce mümkün müdür? O ana kadar bilinci, bırakın teslimiyet göstermeyi, her yaptığını kendinden bilmiş ve her şeyin sahibinin kendisi olduğunu iddia eder bir şekilde yaşamıştı.

Kaçımız acaba en güzel hitap sandığımız sözlerin bile nasıl bir aymazlık kokusu içerdiğinin farkındayız? Hep söylemez miyiz, “Allah’a emanet ol” diye.. Çok iyi niyetle söylenmiş bu sözün bile, acaba manasının ne olduğunun farkında mıyız? Hiç bir şey gerçek sahibine emanet edilmez. Biz neyin sahibiyiz ki, neyi Allah’a emanet ediyoruz? O şey ancak bize emanettir. Başta da “Ben”liğimiz.

Ruh enerji deryasına düşen bilinç, “O”nun etkisi ve yönetimi altına ne kadar hızlı girerse, cehennemden çıkması o derece süratli olacaktır. Bu ise kızgın sacda secdeye davet edilmektir. Kendini debelenmeden bir an önce bu bilinç deryasına bırakmayı başaranlar, denizde vücudunu suya bırakan birinin batmaktan kurtulup, su üzerine çıkması ve yüzmeye başlaması gibi kurtuluşa ereceklerdir İnşallah.

Teslimiyeti burada, yani kozamızın içerisinde iken göstermek inanın çok daha kolay ve az acılıdır. Daha sonra bilincin korkunç bir hızla işlediği Ahir yaşamda gemisini kurtaran kaptan olmak hiç kolay olmayacaktır!

Öncelikle şunu fark etmemiz şarttır: Düşünce cüzzi akıl, bilinç ise Külli akılın işleyiş şeklidir. Düşünce, birbirinden ayrı farz ettiği birimler arasında ilişki kurmak sureti ile çıkartımlar yaparak karar alır ve bizde yaşarız. Bilincin işleyişinde ise, ayrılık yoktur ve her zaman her yerde aynı “an” da olacak şekilde bir işleyişin hakimiyeti vardır. (Kuantum fiziğinde “Non Local Effect” olarak bu işleyişin pozitif bilim ışığında nasıl fark edildiğini görebiliriz.) Bu bilincin aşkın işleyişi o kadar hızlıdır ki, insan bunun ne bilincine varabilir ne de algılayabilir. (Ancak bu bilincin varlığına iman edip ona kendini bırakabilenler, bizzati varlığını deneyimleyebilirler.) Benliğin Ruh’ta erimesi ve ölümü ile bu işleyişin içine girilir. Bu Nur altında, cüzzi irade, cüzzi akıl ve cüzzi nefs erir. Külli akıl , Külli irade ve Külli nefs hakimiyetini zamanla tesis eder veya hakimiyete girilememesi sonucu cehennem deneyimlenmeye devam edilir. Bu süreç “Sırat” sürecidir. Bu nedenledir ki, insan kendini aşan bu bilinç dışı işleyişi fark ederek “ben yapıyorum, düşüncelerim buna neden oluyor” gibisinden bir algının yanından bile geçemez.

Uzun lafın kısası, ölünce Allah adamın aklını, iradesini ve benliğini alır ve kendinde yok eder. Baki olan sadece varlığın ayna olduğu Allah’ın Vechi ve aynadan Kendini izleyen Allah’ın Zatı‘dır.

Tabi herşeyin doğrusunu sadece Allah bilir.
Sevgi ve Saygılarımla.

Ş. Yıldız
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

15 Responses to “» Nur Deryasında Erimek”


  1. 1 anonim 21 Haziran 2007, 3:00

    Siz olayi eksik anlamissiniz. “Ben”ligin hicbir kotu yani yoktur. Ancak benligi neye atfettiginiz ve nasil yorumladiginiz onemlidir.

    “Ben” duygusu (nefs de derler) her yaratilmista mevcuttur ve aslen Allah’a aittir. Esasen tum varliklarin hissettigi bu benlik tektir! Yani senin “ben”in ile benim “ben”im ayri ayri seyler degil, her ne kadar biz bu benlik hissini kendimize atfetsek ve baskasinda yok zannetsek de.

    Kisi benligini kendi bedenine baglayip, bu benligini “Allah” ilan edip, sonra da etrafindakileri zorla kendi benliginin istek ve arzularina baglamaya kalkinca, etrafindakilere zulmetmis olur ve hayati da cehennem hayati olur! Adina da “firavun” derler.

    Burdaki incelik, demin de dedigimiz gibi benlik hissinin ve bu hissin getirisi olan isteklerin belirli bir mekana bagli olmadigini kavrayabilmektir. Sendeki “ben” hissi karsindakinde de var, ve onda da baska turlu istekler olarak ortaya cikiyor.

    Firavunluk zindanindan kurtulmanin tek yolu, “ben”lerin tekligini gorebilmekten ve isteklerinin kendi “ben”inin yonlendirdigi sekilde degil, sistemin isleyisi sonucu olarak icabet bulacagini kavrayabilmekten gecer. Bunu basaranin hayati cennete doner. Cunku hem istedikleri gerceklesir, hem de istegini yerine getiren diger yaratilmislar bunu zevkle, cani gonulden yaparlar!

    Bu inceligi yasarken kavrayamamis olanlar ise sonsuza dek kor olarak kalirlar. Olum, basiret perdelerinin kalkmasi icin yeterli olmaz.

  2. 2 Hürriyet 21 Haziran 2007, 8:54

    ***Düşünün ki büyük daire içinde yer alan küçük daire mümkün mü ki ondan gelen elektro-manyetik dalga marifetli iradeden çıkıp da kendi istediği yönde irade ortaya koyabilsin. Ancak ne yazık ki Allah’ın hidayet etmesi ve bu yanılgıyı kişiye farkettirmesi hariç, küçük daire kozasında bu yanılsama ile ölümüne ve büyük bedene dahil oluncaya kadar bu rüya ile yaşamını sürdürür.***

    Kendi beyninde ve bedeninde olup bitenlerden bihaber olup beynine ve bedenine hükmedemeyen, The Milky Way isimli galaktik büyük bedenin içinde adeta bir hiç olup, o bedene tâbi olarak yaşamaya mahkum olan insanın her istediğini O büyük bedenden bağımsız olarak pozitif düşünce ve odaklanmayla gerçekleştirebileceği RÜYASI böylece sona erer ve nihayet UYANIR!..

    Gecemiz ışığınızla aydın olsun Şimal Yıldızı (Ş.Yıldız) ! 🙂 Yeniden aramıza katılmanıza sevindim. Tam da sizi kaybettiğimizi düşünürken Hızır gibi yetiştiniz Allah için, Allah razı olsun! Yazılarınızın devamını bekleriz.

  3. 3 Sekine 21 Haziran 2007, 10:48

    Uzun zamandır yazmıyordunuz, yeniden yazmaya başladığınıza memnun oldum. Bütünden bağımsız bir varlığımız olmadığını çok güzel açıklamışsınız, teşekkürler.

  4. 4 Akşahin 21 Haziran 2007, 12:42

    Kimse bana kalkıp ta “İslam dini kolaydır” demesin, hiç de inandırıcı gelmiyor, kafam allak bullak oldu.

  5. 5 Yorumcu 21 Haziran 2007, 1:14

    Olum, basiret perdelerinin kalkmasi icin yeterli olmaz ” yorumu doğrudur, ama bu yazıda kasdedilenin aynı şey olduğunu sanmıyorum. Merkür rotarın etkisiyle yanlış anlamalar olabilir.

    Bakın bugün de gerçeğin ne olduğunu biliyoruz, ama yaşayamıyoruz. O gün de gerçeğe şahit olacağız, ama o şahit olduğumuzla yaşama şansı verilmeyecek, çünkü yaşayabilme kabiliyetimiz olmayacak..

    Ahmed Hulusi’nin de bunu anlatan benzer ifadeleri vardır. (Bu siteyi okuyanların en çok itibar ettiği mutasavvıf oladuğundan seçimleri Ahmed Hulusi’den yapıyorum)

    Öldükten sonra herkes, kim ve ne derecede olursa olsun, değerlendiremediklerini fark ederek, bundan dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır!.. Ne çare ki, iş işten geçmiştir. ” İnsan ve Sırları – Ahmed Hulusi
    ***

    Her RUHbeden-manyetik beden ancak kendi beyni tarafından açılımlara erişebilir ve bir başka beyin tarafından yeni açılım alamaz!..

    Bu sebeple, öldükten sonra, yani beyniniz çalışmaz hale geldikten, bozuma geçtikten sonra, artık yeni imkânlar elde etmenize olanak kalmamıştır!

    Bu gerçekleri o anda idrâk ediş, kişide öyle bir pişmanlık meydana getirir ki, bunun târifi asla mümkün değildir!..

    Önünüzde sonsuz bir yaşam!.. Siz ise tüm imkânlarınızı beyninizle birlikte dünyada bırakıp; ne toplayabilmişseniz onunla bu yaşamın eşiğindesiniz!..

    Ve artık sizin için yeni bir dünya başlıyor!..

    Ne var ki, bu dünyada, aynen rüyada olduğu gibi olaylara isteğinizce yön verebilme imkânından mahrumsunuz!.. Dünya yaşamında o yeteneği elde edemediğiniz için, bugün artık tamamıyla o ortamın olaylarına tâbisiniz!..

    Ve hazırlanamadığınız ölçüde buyurun sonu gelmez, uyanılmaz kâbuslara!..

    İşte, “kabir cehennemi”, diye anlatılan âleminizin oluşuş şekli.
    İnsan ve Sırları – Ahmed Hulusi

  6. 6 Emre.Lgs 21 Haziran 2007, 1:25

    “Zorluğu kolaylığından” diye bir söz vardır ya Akşahin kardesim, aslında son derece basit ancak deneyimlenmesi için gösterilecek arınma süreci uzun olan Hakikat, işte bu nedenle bu bedenlerde canlanmak için uzun zaman bekliyor…

  7. 7 . 21 Haziran 2007, 1:47

    “ANONİM” ÇOK GÜZEL “AYDINLATMIŞ” KONUYI, “YANSIMALARINIZ” İÇİN TEŞEKÜRLER.

  8. 8 Ümit Sezgin 21 Haziran 2007, 3:01

    Çok aydınlatıcı bir yazı. Çok faydalandım. Yazandan Allah razı olsun. Kalbine sağlık.

  9. 9 Ferrari Sever 21 Haziran 2007, 3:02

    Galiba konu gelip “külli iradeden bağımsız bir cüzi irade var mı yok mu?” noktasına dayanıyor. Eğer cüzi irade yoksa, önüne koyduğu kırmızı Ferrari resmine odaklanan 100 kişiden sadece kaderinde kırmızı bir Ferrari olan (yani külli iradenin dilediği) kişi ona gerçekten kavuşabilecektir. Bu durumda malum “The Sır” rüyası da “The End” olur. Ama kaderimi bilmediğim için yine de kırmızı Ferrari’yi düşleyebilirim. 🙂

    Ama başka bir seçeneğim daha var. Kırmızı Ferrari dahil olmak üzere tüm beşeri arzularımdan sıyrılıp, verilene razı olabilirim. Arzularım kalmazsa zihnimdeki beşeri baskılar ve kayıtlar da kalkmış olur ve böylece sadece yeryüzünde sürebileceğim ve kefenin cebine koyup kötüremeyeceğim bir kırmızı Ferrarim yok diye tasam da olmaz. Oh dünya varmış, “öküz öldü kavga bitti” misali düşüncesi bile huzur verdi bu fikrin valla..

    Evet, işte önümde iki seçenek.. Acaba bu noktadan sonra ne yapmalıyım?

    Bir yanda elde edip edemeyeceğim külli iradeye bağlı kırmızı cillop gibi bir Ferrari için saatlerce bir resme bakıp belki de sonunda kafayı sıyırmak, diğer yanda dünyada bırakıp gideceğim ve ebedi hayatta asla ihtiyacım olmayacağını bildiğim beşerin dünyasına ait her şeyden vazgeçip sonsuz huzura kavuşmak…?

  10. 10 metinekinci 21 Haziran 2007, 4:45

    Dün okumayı bitirdiğim “Çekim Yasası” isimli bir kitap var. Kitabın yazarları olan Esther ve Jerry Hicks yazdıkları bilgileri “kendilerine Abraham adını takan(ve kendini öğretmenler olarak nitelendiren -m.e-) Varlıklardan gelen bilgiler ” olarak nitelendiriyorlar.

    Kitap içerisindeki ruhani varlıklar (ki bence eğer yazarların iddia ettiği bu iletişim doğruysa, olsa olsa Deccal’in öncüleri olan cin taifesi olacaklarını düşünüyorum) “ben”cil olmanın yanlış olmadığını savunuyorlar.

    “Çekim Yasası” dışında “Kasıtlı Yaratılış Yasası” ve “İzin Verme Yasası” gibi “evrensel yasalardan” bahsediyorlar. Ayrıca bu varlıklar bizlerin, daha önce de defalarca Dünya hayatını deneyimlediğimizi iddia ediyorlar.

    Kitap doğru ve yanlış bilgileri öyle bir harmanlamış ki, okurken insanın çok uyanık olması gerekiyor. Kitabı okurken “Allah’ım bana bu kitapta yazan bilgilerin doğrusunu yanlışından ayırmayı nasip et” diye dua ettim. Bugün de Allah, karşıma sizin bu yazınızı çıkardı.
    Allah sizden razı olsun.

  11. 11 erkan 21 Haziran 2007, 5:08

    Çok güzel bir yazı teşekkürler, yorumlar da çok güzel.
    İstifade edip yaşayabilenlerden oluruz inşallah, ya da ölebilenlerden´mi demem gerekir?
    Hayırlı günler.

  12. 12 Hasan BELEK 21 Haziran 2007, 5:31

    Yazı için.Çok teşekkürler…

  13. 13 önder yetişkin 22 Haziran 2007, 11:33

    Hazır konu açılmışken hepimizin sürekli yaşadığı birşeyi örnek vermek istiyorum.

    Aslında sanki hergün ölüp, diriliyoruz, adeta egzersiz yaptırılıyor, UYKU fiilini yaşarken.

    Burda asıl dikkatinizi çekmek istediğim konu uykuda iradenin bizde olmaması, herşeyi bir film gibi izliyoruz, rüyayı yaşarken yönü kendimizin tayin ettiğini düşünüyoruz, hatta bazen bunda başarılı da olabiliyoruz ama ben rüyada olduğumu bilincimle farketsem, hayalimde ne yapmak istiyorsam hepsini yapmak isterdim, demekki olaylar kendi irademize bağlı değil rüyalarımızda. Bu gerçek hayattaki iradesizlik olayınına bir örnek olabilir mi bilmiyorum, sadece paylaşmak istedim.

    Hatta ölüm sonrası iradesizlik, rüyada olduğumuz gibi bir hal mi ? Bazıları kabuslar yaşarken bazıları mutlu bir yaşam, bazıları ise bütün bilinçleri açık özgür iradeyle mi ?

    Selam ve sevgiler…

  14. 14 yusuf 23 Haziran 2007, 1:12

    Ferrari sever kardeşimin yorumuna katılıyorum. Zira yaratılan her varlığın (microdan macroya) kendine has bir iradesi vardır ve bu iradeyle yaşamlarına yön verirler. Tabii ki bu yön verme birbirlerini etkileşim olarak ortaya çıkar, ama insan irade olarak asla mecburiyet içinde değildir. Zira ALLAH, insan iradesi için seçim cazibeleri yaratmıştır ve bu çeşitli cazibeler yaratılmasaydı, insan iradesizlikten ne yapacağını bilmez halde, olduğu yerde mıhlanıp kalırdı.

    İnsan, tabir-i caizse tırtıl yapıdan kurtulmadıkça, kendi burci yapısına mahkum olup, hep bu doğrultuda yaşar ve kendi burcunun kaderine mecbur olur. Eğer kelebek yapısına ulaşırsa kozmik yapıya bürünüp, gerçek özgürlüğe erer ve ilahi kaderle yaşamaya başlar.

  15. 15 The Secret 24 Temmuz 2007, 3:41

    Öncelikle yazınız için teşekkür ediyorum. Sanırım yazınızı son donemde çok satan The Secret uzerine yazdınız. Bilgileriniz ışıgında birseyler anlattıgınız için teşekkür ederim. Arkadasların yorumlarda bahsettiği kitapları okudum ve çok etkilendim, bunun uzerine de internette arastırmaya karar verdim; nedir ne değildir, inandıgım dine uygun mudur diye? Sizi okuduktan sonra arastırmaya devam ettim ve esas kaynagımız olan Kuran’a ve İslam Ansiklopedisine baktım. İslam ansiklopedisinde yazanları buraya tasımaya karar verdim.

    İrade-i Külliyye ve İrade-i Cüz’iyye:

    İslâm akaidindeki belli başlı konulardan biri de irade-i külliye meselesidir. Kavramın Kelâm ilmindeki ıstılahi anlamı; bütün yaratılmışların üzerinde tek ve mutlak bir iradenin, yani Allah’ın iradesinin bulunduğudur. Bütün yaratıklar (ister canlı ister cansız olsun) bu ilahî iradeye boyun eğerler. İslâm akaidinde tevhid, bütün inanç sisteminin merkezidir. Her şey tek bir ilahî kaynaktan vücut bulmuştur. Bütün kainatın Allah karşısında pasif olduğu düşünülürse, her fiilin Allah tarafından “halk” edilmiş olması da tabiidir. Fakat insanoğlunun yaratılma hikmeti, onun bu dünyada bir imtihana tabi tutulması olduğu için, kullara da bir çeşit irade verilmiştir. İşte buna Kelâmda; İrade-i Cüz’iyye” denilmektedir. Burada İslâm tarihinde, çokça tartışılmış bir konuya geliyoruz:

    İlk kelâm tartışmalarını başlatan Mu’tezile ekolü, insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu savunmuş ve ilahî iradenin (irade-i külliyye) insanı bu dünyadaki fiillerinde serbest bıraktığını söylemiştir (Mu’tezile’ye kaderiyye de denilmektedir).

    Buna karşılık bir diğer ekol olan Cebriyye, insanın hiçbir iradeye sahip bulunmadığını, onun bütün yapıp ettiklerinin irade-i külliyyeye ait olduğunu iddia etmektedir.

    Her ikisinden de ayrıları Ehl-i Sünnet akaidi ise, orta yolu tutarak şunları ileri sürmüştür:

    Her ne kadar Allah Teâlâ, bütün fiillerin yaratıcısı ise de, kullarını birtakım hükümler ve ödevlerle yükümlü tutmuş olduğundan, bunları yerine getirmeleri için onlara bir irade de bağışlamıştır. İnsan iyiyi de kötüyü de seçmekte serbesttir. Dilerse Allah’ın istemediği bir iş yapar; dilerse onun arzuladığı bir işi yapar.

    Şu kadar ki; ne zaman kendi iradesini bir fiili yapmaya yöneltirse o zaman Allahu Teâlâ o fiili yaratır. Bu durumda, o fiili Allah’ın kudreti yaratmıştır. Fakat, insanın iradesi de o fiili isteme suretiyle fiile ortak olmuştur. İşte buna, yani irade-i cüz’iyyenin ilâhi fiile katılışına “kesb” denilir. Aksi takdirde, kişinin bu fiilde hiçbir katkısı olmaması (Cebriyenin görüşü), zulmü iktiza eder ki, bu Cenâb-ı Hakka noksanlık izafe etmek manasına gelir.

    Mu’tezile’nin ileri sürdüğü ve fiillerini yalnız insanın yarattığı görüşü ise, İrade-i külliyye haricinde ona denk bir başka irade kabul etmek demektir ki, bu da şirk anlamına gelir.

    Şu halde Ehl-i sünnetin görüşü bu ikisinden de ayrılır. İnsan irade sahibidir; ama aynı zamanda daha küllî bir irade tarafından kuşatılmıştır. Bu sebeple yerine getirdiği filler, kendisinin seçmesi, Hak Teâlâ’nın halketmesi ve bu ikisinin neticesinde kulun bu halk edilen fiili kesb etmesi şeklinde vukû’ bulur.

    Sizin yaklaşımınız yani insanın secmekte ozgur olmadıgı anlayısı da bizi kufre tasımıyor mu? Goruslerinizi açıklarken biraz daha dikkatli olsanız da bizleri yanlış yola sevk etmeseniz olmaz mı?
    Ayrıca kitaplarda bizim inanınışımız ve bizim alimlerimiz tarafından kabul gormuş fikirler var.
    Mesela Mevlana ki, malumunuz kendisinin insanları yanlış yola saptırma gibi bir düşüncesi yoktu bu konudaki sozleri dikkat çekici: “Sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür, gülistan olursun. Diken düşünür, dikenlik olursun!”

    Malesef biz Türkler de okumadan araştırmadan yok ya da var demek ve hemen karar veren aklı evvelin peşinden gitmek çok yaygın. Keşke sizler de biraz araştırsanız ve onun uzerine sozler soyleyip kufre girmeseydiniz. Allah hepimizi affetsin.

    Bizler seçimlerimizde ozguruz ve Allah’ın nasip ettiği olcude sahip olabiliriz. Dolayısıyla Allah (C.C.)’ın iradesiyle bizimkisini karşılaştırıp; “olmaz oyle sey” deyip işin içinden çıkmak etik değil.
    Kitaplarda (The Secret ve Çekim Yasası) ozellikler sukur fenomenin uzerinde duruluyor. Çekim yasasında zaman tamponu olgusundan bahsedip, sabretmemiz tavsiye ediliyor. Bunlardan hangisi yanlış?

    Lütfen hemen karar vermeyelim.
    Eğer yanlış bilgi verdiysem ozur dilerim. Amacım saygısızlık etmek değil di; sadece goruslerinize tepki vermeyi bir kulluk vazifesi olarak gordum.

    İslam Ansiklopedisine bakmak isteyenler için http://www.kuranikerim.com/islam_ansiklopedisi/I2/irade.htm

    Allah hepinizden razı olsun.

    Arkadaşlar lutfen benim yazdıklarım da dahil olmak uzere hiçbir şeye hemen inanmayın Allah düşünüp sorgulayasanız diye size akıl vermiştir unutmayın!!!


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: