» DÜŞünüYORUM-LUYORSUN

Düşünüyorum, o halde varım demiş ya Rene Descartes..
Düşünüyorum sözü bana düş yorumlamayı, rüyanın tabir edilmesini çağrıştırıyor.
Öyle düşününce aklıma bir hadis geliyor,
“İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar”

Bizler uykuda isek;
aslında burada bizler demek ne kadar doğrudur…
Çünkü şu an uykuda isem… gördüklerim düşüncemden ibarettir.

dusunuyorumluyorsun.jpg

Öyle demiyor mu Mevlana;
Sen bir düşünceden ibaretsin, gül düşünür gülistan, diken düşünür dikenlik olursun.

O zaman şöyle sormalıyım;
şu an uykuda isem ve var olmak denilen olgu da bu rüyamı yorumlayış biçimim ise;

Gerçekte var mıyım…?
Var isem;
Bu, şu anki halimle var olduğum anlamına gelmez.
Uykudan uyanmalıyım ki gerçek varlığımı müşahede edebileyim.

Tin Suresi’nde Allah (cc) buyuruyor ki;
4. Biz insanı, gerçekten en güzel bir biçimde yarattık.
5. Sonra da onu düşüklerin en düşüğüne/aşağıların en aşağısına çevirip attık.
(www.kuran.gen.tr)

O halde şu an aşağıların en aşağısındayım… demek ki dikenlikteyim, bütün sızlanmalarım, sıkıntılarım bu yüzden.

Öldüğümde ise bu uyku bitecek.
O en güzel şekildeki yaradılışıma döneceğim.
O zaman göreceğim ben, şimdiki ben olmayacak.
Çünkü o zaman gülistan içinde olacağım…
(Öyle olunca da bir rüyadan dolayı bu kadar sızlanmayı, bu isyanları nasıl mazur gösterebilirim?)

Yok isem;
O halde bu rüyayı gören kim..?
………..

Çocukluğum köyde geçti. O zamanlar köydeki birçok aile reisi gibi babam da çalışmak için büyük şehirlere gider ve aylarca dönmezdi.
Bu dönemlerde babamı çok özlerdim. Çünkü O varken asla can sıkıntısı çekmezdim.
Evimiz dolar taşardı… Babam (rahmetli) çok hoş sohbet bir insandı.

Onun yokluğunda sohbetlerini, birlikte geçirdiğimiz anları düşündüğümde mutlu olurdum… Ama genel de mutsuz düşüncelerim ağır basardı.

Hani bir şarkı var ya,
“Gurbete giden döner mi dönmez mi belli değil bilirim
Ben bir kara ağaç gölgesi buldum cebimde ümitlerim,”

misali ben de bahçemizin derinliklerinde ağaçların altına uzanır, gökyüzüne bakarak bazen ümitle, hasretle…
bazen de “Ya babama bir şey olursa…” korkusuyla babamı düşünürdüm.

Beni korkutan bu düşünceleri hiç aklıma getirmek istemezdim.
Ama istemesem de düşünceler kendi kendine şekilleniyordu kafamda.

Bu yüzden de;
Bir yandan ayrılığı bitirip babama kavuşmak için ZAMAN’ ı…
diğer yandan istemediğim halde aklıma giren korkularımdan kurtulabilmek için DÜŞÜNCE’ yi…
kontrol etmenin bir yolu yok mudur diye düşünürdüm…

Ama düşünce öncelikliydi tabi ki… Çünkü zaman da bir düşünce değil miydi sonuçta.?

Ne diyor Mevlana;
“Bu ikilik şaşı gözün görüşüdür, yoksa dün bugündür, bugün de dün.”

Einstein ne diyor;
“Zaman maddenin dışında var olamaz ve zamanın geçişi maddelerdeki değişmelerle ölçülür.
Onun için geçmiş, şimdi ve gelecek bir yanılgıdır ama vazgeçilmez ve zorunludur.”

Geçmiş, şimdi ve gelecek bir yanılgıdır da tek yanılgı o olsa;

sahteevren-hologram.jpgHologram Bir Dünyada mı Yaşıyoruz?
Dünyanın en ünlü bilim dergilerinden biri olan New Scientist adlı dergi,
27 Nisan 2002 tarihindeki kapak konusunda, okuyucularına önemli bir bilimsel gelişmeyi aktarmıştır.
J. R. Minkel tarafından kaleme alınan makale “Sahte Evren” başlığı altında ve
Neden Hepimiz Bir Hologramın İçinde Yaşıyoruz?” kapak yazısı ile yayınlanmıştır.

Bu makalede açıklanan bilimsel tespiti şu şekilde özetleyebiliriz:
Dünyayı bir ışık demeti olarak algılıyoruz, bu yüzden de bu algılara bakarak maddeyi mutlak gerçek zannetmek
büyük bir yanılgı olacaktır.

New Scientist, bilim adamı-yazar J. R. Minkel’in bu önemli konu ile ilgili şu itirafına yer vermiştir:
“Şu an bir dergi tutuyorsunuz, bunu katı bir madde olarak algılıyorsunuz ve siz bunun evrende bağımsız bir şekilde var olduğunu görüyorsunuz. Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde, belki bir fincan kahve ya da bir bilgisayar, hepsi dışarıda gerçekmiş gibi görünüyor. Ama hepsi yalnızca bir hayal.”

Derginin aynı sayısındaki bir başka makale;

Bilimsel Dergiler, Filmlerde İşlenen Simülasyon Dünya Senaryolarının, Gerçek Hayat İçin de Mümkün Olabileceğini İfade Ediyorlar
Dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist’in 27 Temmuz 2002 tarihli sayısında da
“Hayat bir programdır, o zaman silindiniz” başlığıyla yayınlanan makalesinde Micheal Brooks, Matrix filmindeki gibi, simülasyon bir dünya içinde yaşıyor olabileceğimiz ihtimalini, şu sözlerle gündeme getiriyor: Matrix II’yi beklemenize gerek yok. Zaten dev bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyor olabilirsiniz…
Elbette ki The Matrix filminin gerçek olmadığını düşündünüz. Çünkü sadece öyle düşünmeniz istendi.”
www.evrenvebilim.com

Çık bakalım şimdi işin içinden. Zaman yanılgıdır derken maddenin dolayısıyla evrenin de bir hayal olduğu ortaya çıktı.
Gerçi bunun böyle olduğunu bilenler asırlar öncesinden söylüyorlar ama bizimkilerin söyledikleri çok makbul olmuyor da,
elin adamı bizden aldığını bize satıyor…

Neyse nerde kalmıştım.
Zaman bir yanılgı ise önce düşünceyi kontrol etmeliydi. İstemesem de aklıma gelen düşünceler…

“Kim getiriyor bunları aklıma…?”
diye düşündüğümde;
Cevap kolaydı… Allah derdim…

“Neden…?” diye sorduğumda ise;
bunun cevabını o kadar kolay veremezdim.

Ama Allah tüm soruların cevabını biliyordu… Biliyordu da O’nu nasıl bulmalı da cevapları almalıydı..?

Gökyüzünde bulutların arkasında hayal ederdim Allah’ı… veya gökyüzünün de ardında.
Ama sonuçta oralarda bir yerlerdeydi işte… Beni görüyordu ama ben O’nu görmüyordum.
Kim bilir ne düşünüyor benim hakkımda derdim. Acaba ben mutsuzken bana nasıl bakıyordu,
belki de bulunduğu yerden için için gülüyordu bana… eğleniyordu benimle… Bunun için mi yaratmıştı beni…?

Kızardım o zaman… Kendi kendime söylenirdim. Böyle yapmakla eline ne geçiyordu sanki..?
Kör şeytana kış kış de… Diye öğretmişlerdi büyüklerimiz… Ben de öyle yapardım.

Öyle yapardım da öyle yapmakla bitmiyordu ki her şey.
Yukarıdan cevap gelmemesine içerlerdim.

Keşke o zamanlar görseydim de anlasaydım Halil Cibran’ ın “sesini sesim sanarak” demekle ne anlattığını..

“Dostum,
Sen ve ben
Hayata hep yaban kalacağız.
Birimiz diğerine
Ve her birimiz kendisine.
Senin konuşacağın
Ve benim seni dinleyeceğim güne değin.
Sesini sesim sanarak.
Ve karşında durduğum güne değin.
Bir aynanın karşısında duruyormuşçasına.”

Düşünerek, okuyarak, konuşarak günden güne bazı cevaplar bulurken,
bir yandan da yeni sorular gelirdi önüme.

Tıkanmalar… Geciken cevaplar ya da sorgusuz sualsiz kabullere dayalı cevaplar.
Hepimizin vardır bu türlü duyduğu şeyler.
Mesela;
Geceleri tırnak kesme derlerdi, neden..?
Günah çünkü.
-Ama neden günah?
-Sus çarpılırsın.
Buna benzer korkuya dayalı öğretiler. Sus, sorma, günah… E tamam da susmakla bitse iş.
İçimdeki sesi nasıl susturacağım ki… Ben zaten onun cevabını arıyorum..

Bu da çok sabırsız ve öfkeli biri yapmaya başlamıştı beni.
O yüzden ne zaman sıkıntılı olsam hem kendime hem Allah’a kızardım.
Yakın zamana kadar da bunu içimden atabilmiş değildim..

Bakara Suresi 216 ayetinde
“… Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır.
Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz”
diye buyuruyor Allah (cc).
www.kuran.gen.tr

Evet ben de kıt aklımla bilemedim aslında sıkıntının ardında ne nimetler olduğunu.
……………

Çaresizseniz… ÇareSİZsiniz…

Ne kadar güzel söylenmiş… Ne kadar gizemli bir hazinenin anahtarı varmış bu sözde.

Ama bu anahtarı bulmam hiç kolay olmadı. Uzun yıllar geçmesi gerekti…
Birçok şey duyuyordum ama… Şu gün anladığım şeyi anlayamıyordum o zamanlar… Yunus EMRE‘ nin
“Bir ben vardır bende benden içeri..” deyişinden… Ta ki bir kaç yıl öncesine kadar…

Kontrolüm dışındaki DÜŞÜNCE…
Geçmesini isteyince geçmeyen ama geçmesin dediğimde bir nefeste tükenen ZAMAN.
Bir de kontrolün, tüm cevapların ve her şeyin sahibi ALLAH.

Ne zaman bu üç konu ile ilgili şeylerle karşılaşsam mutlaka bakardım… Halen de bakarım, “Acaba bu ne söylüyor…?” diyerek.
Birkaç yıl önce internette gezinirken Ahmed HULÛSİ’ nin sitesine denk geldim tesadüfen.
Bu konuların içine daldıkça kullanılan her bir kelime ayrı bir yazı konusu olacak kadar önemli oluyor.
Çünkü tesadüfen diyorum ama aslında hayatta tesadüf diye, şans diye bir şey de yokmuş.

Adam FAWER’ ın yazdığı Olasılıksız adlı kitapta;

“… Einstein: Tanrı zar atmaz…
…………

-1700 lerin başında, Londra’da Abraham De Moivre adında bir Fransız istatistikçisi vardı. İstatistik dediğimiz bilim dalı daha tam olarak doğmadığından, De Moivre geçimini sağlamak için yerel kumarbazlar için olasılıklar hesaplayarak para kazanıyordu.
On yıl kadar bunu yaptıktan sonra da teorilerini bir kitapta topladı, adı Şansın Doktrinleri’ ydi…

Aslında kitabın başlığının aksine De Moivre şans diye bir şey olmadığına inanıyordu.

-Ne demek bu ? diye sordu Nava.
-De Moivre şansın bir yanılsama olduğuna inanıyordu. Hiçbir şeyin şans eseri olmadığını ileri sürdü.
Yani, sözde rastgele, gelişigüzel olan her şeyin aslında fiziksel bir nedeni olduğunu savundu.

Nava’ nın aklı karışmış gibiydi. Caine de olasılık anlatırken en kolay yolu kullandı: Anlamayan varsa metal parayla anlat denklemi.
-Peki dedi ve yavaşça cebine doğru uzanıp metal bir çeyreklik çıkartırken inledi:
-Eğer bu parayı havaya atarsam yazı ya da tura gelmesi şansa bağlı değil mi?
Nava başını salladı.
-İşte burada yanılıyorsun. Eğer bir parayı fırlattığında bunu etkileyen tüm fiziksel faktörleri hesaplayabilseydik,
örneğin elimin açısı, yerden yüksekliği, parayı fırlatmak için ne kadar güç kullandığım, rüzgar veya hava akımı, paranın alaşımı falan gibi,
o zaman yazı mı tura mı geleceğini yüzde yüz bilebilirsin. Çünkü para da diğer her şey gibi Newton’un mutlak fizik kurallarından etkileniyor…

Nava bu sözleri düşünürken bir sigara daha yakmak için durdu.
-Belki tüm bunlar beni aşıyordur ama Caine tüm bunları hesaplamak imkansız değil mi..?
-İnsanlar için öyle dedi Caine. Ama sırf biz bu faktörleri hesaplayamıyoruz diye bu parayı attığımda ne geleceğinin şansa bağlı olduğunu söyleyemeyiz.
Bunun anlamı şu:
Biz insanlar evrenin belli gerçeklerini ölçebilecek becerilere sahip değiliz.
Yani olaylar her ne kadar rastgele görünse de, tamamen fiziksel gerçeklerle koşullandırılmışlardır ve böyle belirlenirler.

Böyle düşüncelerin akımına Determinizm denir. Deterministler hiçbir şeyin belirsiz olmadığına inanırlar;
Her şey önceki bir sebebin sonucu olarak ortaya çıkar ama biz bu sebebin ne olduğunu bilmeyiz.
-Yani kalabalık bir sokakta yürürken bir dostuna çarpmak şans eseri değil öyle mi ?… Diye sordu Nava
-Hayır dedi Caine: Bunu bir düşünsene, hiçbir yere boşuna gitmezsin değil mi.?
Gittiğin yer ya fiziksel ya duygusal ya da psikolojik etkenlerin bir sonucudur. Aynı şey herkes için geçerlidir.
…..
-Diyelim ki hem senin aklından geçenleri ve beynini hem de arkadaşınınkileri okuyabilen bir bilgisayar olsun.
Eğer o bilgisayar aynı zamanda tüm dünyadaki tüm çevresel koşulları da bilse o zaman nerede ve nasıl karşılaşacağınızı da bilirdi.
Yani şans eseri karşılaşma şans eseri olan bir şey değil, bu tahmin edilebilir bir gerçek…”
…….

Evet… Demek ki tesadüfen değil de; o anki hesaplayamadığım faktörlerin etkisiyle internette gezinirken Ahmed Hulûsi’ nin sayfası karşıma çıktı. Resmini gördüm, hoşuma gitmedi önce… Hani bir sürü sahte peygamberler, Mesihler çıktı ya … öyle biri mi acaba diye düşünürken;

“Kuran’ın sırrı Fatiha’da, Fatiha’ nın sırrı Bismillah’ ta, Bismillah’ ın sırrı da başındaki B harfindedir. Hz. Ali (ra)”
yazısını gördüm.

Sonra;

“İNSAN GİBİ DÜŞÜNEN “TANRI”, SANISINDAN; “ALLAH” GİBİ DÜŞÜNEN İNSAN, ANLAYIŞINA”
“ İnsan, ÖTEDE BİR TANRI, ya da ÖTENDE BİR TANRI şirkinden arınmağa başladığı zaman; SONSUZ – SINIRSIZ, ALLAH adıyla işaret edilenin ne olduğunu yavaş yavaş farketmeğe idrâk etmeğe ve hissedip, yaşamağa başlar.
İdrâk eder ki, SONSUZ – SINIRSIZ ALLAH, her zerrede, tüm varlığı ile mevcûttur; ve dolayısıyla kendi benliğinde, özünde, her zerresinde kemâliyle, Zât’ına yakışır şekilde O vardır!.. Yıllardır ötelerde sandığı; özünden, benliğinden yüz gösterivermiştir kendisine!..
Ben taşrada arar idim,
Ol cân içre cânan imiş!..”
mısraları dökülüverir ağzından.
Sonra bakar görür ki, her zerre de yüz gösteren “O“!..
Başını ne yana çevirirsen hep ALLAH`ın VECH`ini (yüzünü) görürsün
Ayetinin “Sır”rını idrâk eder; her yer ve her şey adı altında hep O`nu sevmeye başlar. Kimseye, kızmaz, küsmez; kimsenin hakkını yemez; kimseye dil uzatmaz; kimseyi istemediği bir işe zorlamaz; geçici değerlerle vakit harcamak yerine, kalıcı hizmetlerle vaktini değerlendirip; hem fiîlleriyle, hem diliyle, hem bilinciyle hep sevdiğini zikreder hâle gelir.”
http://www.ahmedhulusi.org/
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/dua14.htm
…..

Sonra okudukça okudukça müptelası oldum adeta. Bütün sorularıma cevaplar vardı sanki.

Muhyiddin Arabi, Risaleler adlı eserinde
“Allah ulvi alemdeki her şeyin görünür alemde bir karşılığını mutlaka yaratmıştır” der.

İnsanın iç alemindeki gönül ve aklın
Dış alemindeki karşılığı din ve bilim olmalı herhalde.
Akıl ve gönül uyum içinde olduğunda nasıl bir huzur kaplarsa içimizi,
Dış alemde de din ve bilim uyum içinde olduğunda aynı şey oluyor.
Aksi durumlarda neler olduğuna ilişkin tarih örneklerle dolu.

İşte ben Ahmed Hulûsi vesilesiyle iç alemimde ilk defa bu huzuru buldum.

Halen de aynı heyecan ve susamışlık içerisinde okurum.
Allah yolunun yolcularına ışık tutan, karanlıkları aydınlatan herkesten Allah razı olsun.

Bu yazı;
Benim gibi arayanlara belki bir zerre olsun katkı sağlar umuduyla yazıldı.

Halim KÖK

www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

24 Responses to “» DÜŞünüYORUM-LUYORSUN”


  1. 1 SELCAN BİLGİ GÖRGÜN 19 Haziran 2007, 12:24

    Siz ve sizin gibi anlayanlar, yolumuzu aydınlatan meşaleler olduğunuz için ALLAH RAZI OLSUN….
    Alemlerin rabbi, yüce Allah’ım hepimizi kendine kavuşturmayı nasip etsin. (Amin)

    Sevgilerimle…….

  2. 2 Karınca 19 Haziran 2007, 1:10

    Hislerimize tercüman olup kelimelere dökmüş Halim Bey. Bende herşeyin tesadüfen olduğunu sanırdım. Ama OKUdukça tesadüf diye bir şeyin olmadığını anladım.

    İnternette dolaşırken aklıma bir kelime gelir, herhangi bir şeyle alakası olmayan, bu da nerden geldi deyip anlamına bakıp, bana ne söylemek istiyor acaba deyip araştırırdım. Ama her seferinde O kelime dönüp dolaşır mutlaka beni Allah’a götürürdü. O zamanlar şaşırır kalırdım.

    Ama şimdi anlıyorum ki herşey olması gerektiği gibi oluyor. Belki de dışı ve içi bir etmek bu imiş derdim. İçimdeki hissettiklerim sonra teker teker karşıma çıktı.
    Bazen de şöyle demeye başladım. Bunlar bana yabancı değil sanki biliyorum, gibi geldi.

    Zaten az biraz okuyordum ama daha sonra çokça okumaya başladım. Sürekli, sürekli okudukça sonunda hissettiğim gibi kişiler karşıma çıktı (Allah karşıma çıkanlardan razı olsun.)
    Benim gibi düşünenler varmış diye sevinmeye başladım. İçimi bir huzur kapladı. Anladım ki ancak bu konular beni rahatlatabilirdi. ve İçimdekilerin yanıtları olabilirdi. Diyerek, okumayı da sürdürdükçe başka dünyaların kapılarının açıldığını hissetmeye başladım.

    Ne kadar körmüşüm ki o zamanlar anlamazdım. Her yolun Allah’a gittiğini, bunu zaten Allah’ın istediğini, ama Allah’a şükür şimdi birazcık da olsa anlamaya çalışmaya gayret ediyorum.
    Hayata ve insanlara daha farklı gözden, bütünden bakmayı öğrendim.

    Hep bize öğretilmiş; onu yapma, bunu elleme, burdan uzak dur, ayıp söyleme, sen anlamazsın diye!
    Hep bir şekilde bastırılmış duygularımız, ama o zaman öyle olması gerekiyormuş ki olmuş. Ya bu içimizdeki sesi susturmak mümkün mü, hayır. İçimizdeki sesi dinleyip başlıyoruz. Dışımızı içimizi birleyip İnsan olmak için basamakları yavaş yavaş çıkmaya, belki de başladığımız yere dönmeye.. Bu nasıl, ne şekilde olur bilmem ama, Allah herkese bu yolda kolaylıklar verir İnşaallah diyerek, düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.
    Sevgi ve saygılarımla

  3. 3 kaygusuz 19 Haziran 2007, 1:41

    Sayın Halim KÖK,
    Sanırım buradaki birçok kişi bu safhalardan geçiyor.
    Kendimden o kadar çok benzerlik buldum ki yazınızda.
    Siz bunları gayet başarılı bir şekilde kelimelere dökmüşsünüz.
    Sağolunuz,
    Allah yolunuzu açık etsin …

  4. 4 ÖZEL ULAK 19 Haziran 2007, 5:59

    Dostlar, sizlere Ahmed Hulusi üstadın yayınlanmamış bir sohpetinden bana ulaşanı ulaştırmak istiyorum. Belki ilerde bu konuyu kendisi yazar. Ben duyduğumu aklımda kalan kadarıyla ulaştırıcam sizlere… Ecel ne zaman gelir bilinmez, söylenmiş, okunsun istedim bir an önce… Özür dilerim eksik anlatıyorsam sayın Hulusi…
    Konu şöyle:

    “İpek böceğinin salgısıyla kozasını örmesi ve içinde kelebek olmayı beklemesi gibi, bizler de doğduğumuz günden bu yana fikirlerimizle kozamızı örmekte ve kozamızın duvarlarına yansıyanlarla da dünyamızı seyredip yaşamaktayız!.
    İnsanlar Dünya da değil dünyalarında yaşarlar.
    Dünyalarını seyrederler.

    Herkes herkesi kendi beynine yansayanı kadarıyla algılayıp onu kendi dünyası olan kozasının duvarlarında aksettiği kadarıyla tanır bilir. Hiç kimse, hiç kimseyi bütünüyle tanıyamaz ve bilemez. Ancak karşısındakinden kendisine yansıyanlar kadarıyla onu tanıyabilir. Yansıyanların yansımayanlara oranını bir düşünüp, ona göre karşınızdakileri ne kadar tanıyabileceğinizi hesap edin.

    Bu konuyu iyi anlamak için beynin nasıl çalıştığını çok iyi anlamak gerekir. Dış dünyadan beyne ulaşan bilgi dalgaları beyinde, kişinin veri tabanına GÖRE deşifre edilip anlamlandırılır sonra da hayal merkezinde(musavvire) suretlendirilerek “görmek” diye adlandırılan şekle sokulur. Kişi dünyasında, kozasının duvarlarında bu fikir yansımasını seyreder. Beyin için uyku ve uyanıklık farklı değildir. Beyin her an kendi veri tabanı sentezini, hayal merkezinde açığa çıkartır. Kişi de buna, dünyada yaşıyorum der. Oysa dünyasında yaşamaktadır.
    Diyen de bildiğiniz madde gezegen dünyaya değil, kişilerin kozası olan dünyalarında oluşan değerlere işaret etmiştir gerçekte.”

    Evet dostla bana, Üstad Ahmed Hulusi’den ulaşanlar anladığım kadarıyla böyle…
    Umarım bir gün kendi kaleminden bu konuyu daha detaylı okuruz.
    Kusur ettiysem afvola…

  5. 5 Halim KÖK 19 Haziran 2007, 8:17

    Sevdiğine aşkını ispatlamak için;
    -Senin için ölürüm..
    -Senin için dünyayı yakarım…
    diyerek herşeyini VERMEYE hazır olan insan,

    İş gerçek sevgiliye gelince;
    -Allahım beni cehennem ateşinden koru
    -Allahım sağlık sıhhat uzun ömür ver..

    diyerek veren değil de İSTEYEN-ALAN durumuna geçer?

    O’na birşey vermemiz mümkün müdür ayrıca herşey Allah’ ınken…
    (Konu buraya gelince aklıma- benzetmek gibi olmasın ama-kızımın
    -Baba bana para ver de sana hediye alayım dediği gelir.)

    Biri gözönünde elimizin ucunda, diğeri erişilmez olduğu için mi,
    (kaldı ki gözümüzün öündekini doğru gördüğümüz de söylenemez
    Mecnun Leyla’sına kavuştuğunda anlamıştır aradığının Leyla olmadığını)
    yoksa bizler hep Allah aşkını Allah’tan korkmak şeklinde algıladığımız için midir?
    Korktuğumuz içinse;
    -Ben kulumun zannı üzereyim… artık dilediği gibi düşünsün.

    buyuran Allah’tan,korkarak korktuğumuzun başımıza gelmesi sonucunu doğurmaz mıyız?

    Gerçek aşkta korkmak olamaz. Herşeyi göze alır insan…almalıdır da
    Beni yakmaksa muradı neden hükmüne karşı geleyim ki ?
    O’na olan aşkımın ispatı bu olacaksa neden korkayım ki
    aşkımı anlamasından
    O Rahman ve Rahim olan Alemlerin Rabbinin
    kuluna merhametini gönderdiği Resulünden belli değil midir.

    Dieyeğim o ki dostlar her şey Allah’ ı sevmekle başlarmış.
    Onu sevince insan O’nun her yarattığını severmiş.
    Ölmeden bana;
    bir kişiye bile olsa Allah’ı anlatma imkanı verdiği
    ve O’nu sevenlerle karşılaştırdığı için Allahıma sonsuz şükürler olsun
    Bu hayırlı işte vesile olan bana sayfalarını açanlardan Allah razı olsun
    Okuyanlardan ve bununla da kalmayıp yorumlar yazan can dostlardan Allah razı olsun
    Allah hepimizin gerçek sevgilisi… yar ve yardımcısı olsun.

  6. 6 erkan 19 Haziran 2007, 8:58

    Yazı ve yorumlar için teşekkürler ` ´
    ,
    ´´–´´

  7. 7 Futuh-ul Gayb 19 Haziran 2007, 9:32

    Allah’a vasıl olmanın yolu

    Her şey Allah’a kavuşmakla son bulur. Sen de Hakka vasıl olduğun zaman manen ve maddeten tekamülünü tamama erdirmiş sayılırsın.

    Mevlaya vasıl olmanın manası: Halkı kalben bırakmış olmandır. Heva ve hevesin kötü yolunu terk etmendir. İrade ve şahsi arzularını bırakmış olmandır; irade ile gitmek, bu yolda iyi sayılmaz. Bu iyi olmayan ahvali bırakıp Allah’ın emirlerine bağlandığın gün, manevi yollar artık sana açılmış demektir. Bu hale erdikten sonra iyi olmayan eski huylara doğru hiçbir kıpırdanma olmamalı. Başkası da seni alakadar etmemeli… Hakkın emri ve O’nun hikmetli işlerini görmelisin. Bu zikrettiğimiz hal fena halidir. Hak’kın hikmetlerinde kendini kaybetmek makamıdır. Bu makama: Vuslat, tabirini kullanırlar.

    Hak’ka kavuşmak, vasıl olmak; bilinen belli başlı halkın birbirine kavuşmasına benzemez. Hakkı bu gibi şeylerden tenzih etmek lazımdır. O’na hiçbir şey benzemez. O hakikaten gören ve işitendir. Ama bizim gibi değil. O yücedir, mahlukatın hiç biri ile kıyas olunamaz. Bu alemi, ona kavuşan ehl-i vuslat bilir. Hakka kavuşmanın ne demek olduğunu Allah onlara bildirmiş ve göstermiştir.

    Bu ehl-i vuslattan her birinin ayrı makamı vardır. Biri, diğerinin yerine geçemez. Aynı zamanda Allah-ü Taâla her veli ve peygambere değişik yönlerden tecelli eder. Hiçbir peygamber diğerinin; hiçbir veli diğer velinin sırrına eremez, vakıf olamaz… Ve yine bu misalden olarak bir mürid şeyhinin haline akıl erdiremez. Aynı zamanda müridin de şeyhden ayrı çeşitli halleri vardır. Bunu da şeyh bilemez. Müridin yolu bazen şeyhin sırrına yaklaşır, yine de anlayamaz. İşte burada şeyhinden ayrılır. O müridi bundan sonra mevlâ idare eder…

    Artı o mürid Hak’ka teslim olmuştur. Hak onu halktan keser. Önce şeyh onun için bir mürebbi vazifesi görüyordu, o da mahluk olduğuna göre mürid ondan kesilir. İki yılı geçtikten sonra çocuğa süt verilmez. Bu da bir bakıma onun gibidir. Nefis ezildikten sonra halka ihtiyaç kalmaz. İstek gittikten sonra kimseden bir şey beklenilmez.

    Şimdi o mürid yükselmiştir. Şayet şeyh, heva ve nefisle kaldıysa müride muhtaç olur…

    Sonra nefis ve iradeye gelince: Bunları mevla yola getirir, yok olmak olmaz. Çünkü yok olmak bir nevi noksan sayılır. Bu yolda ise noksanlık yoktur. Nefis ölmez, islah olur.

    Böylece Hakka vasıl olduktan sonra, kendini masivadan emin gör, huzur içinde bil. Hak ve hakikatten başka bir şey görme, ondan başkasına bir varlık tanıma… Bu yolun icabı elbette bunu gerektirir.

    Bulunduğun makamda iyilik, kötülük, vermek, almak, korku, ümit, hiç birinde Hak’tan başkasının tesiri olmaz. Çünkü kendinden korkanlara yine kendisi sahip olur. Hataları örtecek yine odur.

    Kendini bu mertebeye getirdikten sonra, Mevlanın hikmetli işlerini görmeğe çalış… Çok hikmet taşıyan emirlerini yapmağa gayret et. Takib edeceğin yol bu olmalı. O’nun taatıyla meşgul ol. İster dünyaya, isterse ahirete ait olsun; bütün mahluk şeylerden elini çek. Hepsinden kalben ayrıl.

    Bütün mahlukatı topla. Aşağıda hikayesi anlatılacak adam gibi zavallı ve çaresiz olduklarını tahayyül et.

    Şanı, şöhreti her tarafa korkunç bir şekilde yayılmış, emirleri kesin, saltanatı tam bir padişah… Bir adamı yakalatıyor, ayaklarına ve boynuna zincir vurduruyor. Sonra dalgası dehşetli, derinliğine derin, akıntısı şiddetli bir nehir üzerindeki ağaca astırıyor.

    Sonra; çok kıymetli, yüce ve maddi değer biçilmesi imkansız olan tahtına oturuyor. Yanına da bir çok oklar, silahlar, mızraklar ve daha nice elemeli, paralayıcı ve öldürücü aletler alıyor…

    Şimdi, padişah, o asılmış adama, rastgele okları, kurşunları yağdırmağa başlıyor.

    Hal böyle olunca… O korkunç manzarayı temaşa eden biri için o padişahtan korkmadan, merhamet nazarına sığınmamak ve korkmamak, o saltanatı görmeden geçip, asılmış adama bakmak ve ondan korkmamak doğru olur mu? Sonra böyle şeyi, akıl mantık nasıl doğru bulur? Hayır, hiçbir zaman doğru bulmaz ve seyircinin haline şu hükmü verir:

    Her şeyin hakikatına erdikten sonra, basiretsiz, görmez olmaktan Allah’a sığınırız. Hakka vardıktan sonra ayrılmaktan, Hakka yaklaştıktan sonra tekrar maneviyatın kapanmasından, imandan sonra küfre, hidayetten delalete düşmekten yine O’na sığınırız…

    Dünya, anlattığımız o büyük ırmaktır. O her gün taşmakta olan su ise, insanoğlunun şehveti ve lezzetidir. İnsanlara çarpan, kötü mahluklar da dalgalardır. Kader-i İlahinin cereyan eden bela ve mihnetleri ise, o oklar ve silahlardır.

    Evet, insan oğlunun başına bu dünyada en çok gelen şey, bela ve mihnettir. İyilik ara sıra gelir, fakat zahmetler, incitici şeyler o ara sıra gelen iyiliği unutturur. Ara sıra gelen hoşluklar olsa bile, yine onda çeşitli felaketler gizlidir. Eğer insan, ibret nazarı ile bakacak olsa, hayatı ve iyi geçimin yalnız öbür aleme mahsus olduğunu anlayacaktır. İyi inanmış olan bunu böyle bilir. Çünkü bu hali bilip anlamak, içinde yaşatmak ehli imana mahsustur.

    Peygamber S.A efendimiz buyuruyor:

    – “ Hayat ancak ahiret hayatıdır.”

    Yine buyuruyor:

    – “Mümin Allah’ına kavuşmadıkça rahata eremez.”

    Bu sözler imanlı hakkındadır. Yine buyuruyor:

    – “Dünya müminin zindanı, kafirin cennetidir. “

    Yine buyuruyor:

    – “Allah korkusu ile dolan kalb, Hak’ka bağlıdır.”

    Bu ayan beyan haberlerle birlikte, bu dünyada nasıl rahatlık iddia edilir? Şu muhakkak ki; bütün rahatlık Allah’a bağlanmakta, O’nun emirlerini yerine getirmektedir. Her halde O’na uymaktır. Onun yolunda boynu eğik olmaktadır.

    Kul, ancak anlattığımız şekilde dünya belasından kurtulabilir. Kurtulunca da gönlü merhametle dolar, kendisine lutuflar, ihsanlar olur. Her işi ve her yaptığı doğru olur. Bu da Allah tarafından ona bir iyilik olarak verilir.

    Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylani

  8. 8 NURdan 19 Haziran 2007, 10:04

    Sanırım AKLIN yolu Ahmed Hulusi’ye çıkacak,
    çıkıyor da..
    Bundan sonraki tüm ilmi gelişmeler ve yenilikler Ahmed Hulusi ile ayrı bir anlam kazanacak.
    Ben de, önyargısızca DİN-BİLİM sentezine ilgi duyup araştıranları Dünyanın en önde gelen bu düşünürüne kulak vermelerini tavsiye ederim..
    Ben öyle yaptım ve dünyaM değişti..

  9. 9 NURan 20 Haziran 2007, 12:10

    Aşağıdaki satırları “Harika Sözler (3)” başlıklı yazıda OKUdum ve buraya aktarma ihtiyacı duydum.

    Harika Sözler (3)

    Ne kadar yerinde olursa olsun, büyüklere hitap eden her övgü şarlatanlıktır. SCHILLER
    * * *

    Bir adamı övmek onu boğazlamaktır. HZ. ÖMER
    * * *

    Bana göre insanların öveni de, kötüleyeni de aynı. İMAM-I BUHARİ
    * * *

    Övme, asıl fikirlerini gizleyenlerin söyledikleri bir yalandır. EFLATUN

  10. 10 NUR 20 Haziran 2007, 7:18

    “Nasa (insanlara) şükretmeyen Hak’ka şükretmiş olmaz.”
    Nankörlerden olmaktan Rabbime sığınırım.
    “Şükrederseniz arttırırım.” Nankörlük mahrumiyet getirir.
    Tüm salavatlar la her an Efendimizi övmek acaba şarlatanlık mıdır?

  11. 11 NURan 20 Haziran 2007, 9:16

    ŞÜKR ve ÖVGÜ arasındaki farkın çok büyük olduğuna inanıyorum..

    ŞÜKR eylemi, gereğinin yapılmasını işaret etmekle birlikte, dil veya yazı ile yapılmaz.

    ÖVGÜ, dil veya yazı ile yapılabilir.
    Dolayısıyla, ŞARLATANLIK ve ŞÜKR çok ayrı şeylerdir.

    Dip Not: Sn. Ahmet Hulusi’ye şükrümüzü onun yansıttığı ilimi yaşantımıza geçirmekle yapmaya çalışmanın daha doğru olduğuna inanıyorum. Kendilerinin övgüye ihtiyacı olmadığına da inanıyorum.

    Ayrıca Hz. Muhammed’e (s.a.v.) SALAVAT’ın ÖVGÜ OLMADIĞINI anlamak için Sn. Ahmed Hulusi’nin “Salâvat ve Ayna Nöronlar” başlıklı yazısını çok iyi OKUyup idrak etmemiz gerekiyor.
    http://ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm

    Saygılarımla

  12. 12 kaygusuz 20 Haziran 2007, 10:02

    Okuduklarımdan sonra şu dikkatimi çekti,
    Sn. Ahmed Hulusi ifadesini kullanmışsınız.
    Buradaki Sn. yani Sayın ifadesi Şükr mü, yoksa övgümüdür.

  13. 13 Dost 20 Haziran 2007, 10:34

    Yıllardır çok merak ettiğim bir şeyi cesaretimi toplayıp soracağım Allah nasip ederse… Bugüne dek bu sitede veya başka yerde Üstad Ahmed Hulusi hakkında ciddiye alınacak herhangi olumsuz bir eleştiri okumadım. İnternette bazı forumlarda bir kaç eleştiri gördüm, ama hiç biri ciddiye alınabilir nitelikte değildi. Keza bazı cemaatler ve yazarların da Ahmed Hulusi hakkında olumsuz kabul edilecek bir kaç eleştirileri olsa da hiç birini İslâm dini ve tasavvuf açısından önemli sayılacak bir eleştiri olarak görmedim. Bana göre “bu eleştiri önemli” diyebileceğim bir tane bile yoktu. Bu da şunu gösterir: Üstad Ahmed Hulusi’nin kitapları aracılığı ile bizimle paylaştığı ilmi sıradan bir düşünce payaşımı değildir. Dolayısıyla ciddiye alınacak düşünsel bir eleştiride bulunulmamıştır. En ciddiye aldığım eleştiri, ilmi çok yüksek boyuttan açıklayıp, hazımları zorladığıyla ilgili idi.. Bu da eleştiri gibi görünse de bir bakıma örtülü bir övgüdür. Demekki çok fazla sarkamıyor aşağı demektir. Ayrıca, kendisinden istifade ettiğini söyleyen pek çok kişiyi de yıllardır okuyoruz, işitiyoruz. Örneğin yukarıda yazıyla bunu samimi ve abatısız şekilde paylaşan Hilmi kardeşimiz gibi.. İtiraf etmeliyim kendim de dahil olmak üzere okuyup da üstad Ahmed Hulusi’nin kitaplarından istifade etmeyen yoktur. Bu açıdan hepimiz kendisine çok teşekkür ederiz ve herkese de kitaplarını okumayı tavsiye ederiz.

    Şimdi cevabını çok merak ettiğim soruma geliyorum.. Anlamadığım şu:

    Genel olarak herkes tarafından sayılıp sevilen ve hürmet edilen bir düşünür yazar olduğu halde, neden bu kadar abartılı bir övgü ve mehtihe yapma ihtiyacı hissediliyor? Bu bir tanıtım olamaz, çünkü tanımayan yok.. Ona hürmete ve saygıya davet olamaz, zaten sayılıp hürmet ediliyor. Bir savunma olamaz, çünkü savunulacak bir hatası yok.. Buna rağmen neden bu kadar aşırı ve abartılı ifadeler kullanılıyor anlamakta zorlanıyorum açıkçası?

    İnsanlar arasında teşekkür etmenin, şükrün, minnettarlığını ifade etmenin ve methetmenin şekli farklı farklı olabilir. Bazı kişiler duygusal bir yapıya sahip olup, abartılı bir ifade şeklini seçebilir. Kimileri de aşırı bir sevgi beslediği için ifadesini kontrol edemez ve aşırı sevgisi bu ifadeye yansıyabilir. Bunu şarlatanlık olarak nitelemek insafsızlık ve haksızlık olur. Buna katılmıyorum. Ancak bu tür bir ifade şekli pek çok kimse tarafından benimsenip kalıplaşmış cümlelerle adeta ezbere tekrar edilen birer nakarata dönüşünce, anlamını, değerini ve sempatikliğini yitiriyor. Her zaman samimi ve kendimize özgü ifadeler anlamlı ve etkileyicidir. Bunun dışındakiler ise zaman içinde antipati uyandırır diye düşünüyorum.

    Ayrıca, aşırılık ve abartı hangi konuda olursa olsun, şirki de beraberinde getirir. Şirk ise antipatik dalgalar yayar ister istemez. Beni rahatsız eden de tam bu noktası zaten.. Normal şartlarda gerektiğinde ben de üstada minnetimi, teşekkürümü methiyeli ve edebe uygun bir şekilde iletirim. (Bunu daha çok özel olarak yapmayı tercih ederim) Ama bunun da bir dozu ve kıvamı olmalıdır. “Allah’ı dahi bu kadar methiye düzerek övmeyen insanların sevdikleri yaratılmışları bu şekilde övmeye kalkışmaları ne kadar doğru olabilir?” Herhangi bir yaratılmışı öven Hak aşığı bir meczup olsa, bunu anlarım. Derim ki fena sahasında sınırlarını kaybetti, Hak’tan gayrı görmediği için abartılı övgüleri aslında Hak’kadır. Ama aklı başında insanlar bunu yapınca şirk oluyor gibi geliyor. Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir. Gerçi isimler ve resimler adı altında bütün övgüler Allah’adır, ama bunu bilinçsizce yapanlar istemeden bir miktar şirke bulaşmış oluyor kanımca..

    Üstelik bu gibi abartılı ifadeleri kullanan sadece Ahmed Hulusi’yi seven ve minnettar olanlar değil… Tasavvuf sahasında pek çok kişi sevdiği, istifade ettiği kişiler hakkında bu tür abartılı ve övgü dolu ifadelerde bulunuyor. Ama bu tür fiiller bana pek Hak gibi gelmiyor. Batılı dile getirmek de bazen çıkışına engel olunamayan bir zuhurat oluyor. Umarım bunu da anlayışla karşılayabilirsiniz.

    Üstadın hangi tür ifade biçiminden hoşnut olduğunu bilemem. Bu tür ifadelere ihtiyaç duyduğunu hiç zannetmiyorum ama, yine de işin doğrusunu bilemem. Belki de bu gibi abartılı ve kalıplaşmış, dolayısıyla “bana göre” samimiyetini yitirmiş methiyeli ifadelerden hoşnuttur. Dolayısıyla bana da halt etmek düşüyordur. (yani münasebetsizlik ediyorumdur) Fakat yıllardır sustuğum bir konuda artık kendimi tutamadığımı anladım ve fikrimi yazdım. Umarım sevgili üstad Ahmed Hulusi bana kırılıp gücenmez ve kendimi tutamadığım için beni hoşgörür. Gerçi samimi endişemin nereden kaynaklandığını bilecek düzeyde biri olduğundan, kırılmayacağını ve hoşgöreceğini umuyorum, ama yine de kalpler sırçadandır. O sebeple bana çok faydası dokunmuş bir alimi kırmak da istemem açıkçası… Üstelik bugün bu satırları yazmama müsaade eden Allah, o abartılı minnet ifadeleri ve methiyelerin yazılmasına da müsaade ettiğinden, bu ifadeleri kullananları kınamak ve suçlamak da istemiyorum. Sadece içimden geleni yazıp anlayışımca bir uyarıda bulunmak istedim o kadar.. Herhangi bir konuda iddialaşmak ve insanları kendimizle aynı fikri paylaşmaya zorlamak, aksi fikirde olanları takdir edene isyandır, bundan Allah’a sığınırım.

    Bu fikrime katılanlar olursa, lütfen fikrini yazmasın ve sessiz kalsın. Çünkü bu yazılanlar uyarı için fazlasıyla yeterlidir kanımca… Haddi aşmanın ve ileri gitmenin alemi yok.. Bu durum üstadı incitebilir, ki bunu hiç birimiz istemeyiz. Hiç bir konuda abartıya kaçılmamalıdır, orta yol her zaman Hak’tır, abartı ise batıl.. Ama fikrime katılmayanlar diledikleri gibi fikrimi eleştirebilirler.

  14. 14 kaygusuz 20 Haziran 2007, 1:51

    Benim yorumum şu,
    Kimse niyet okuyuculuğuna soyunup daha sonra kendine göre okudukları üzerinden insanları yargılayıp hüküm vermesin,kalp kırmasın, hata kusur aramasın,kimseyi itham etmesin, etiketlemeye çalışmasın.
    Bildiğini paylaşsın nasibi olan alır.
    Her şey göründüğü gibi veya bizim o an algıladığımız gibi olmayabilir.
    Kişilerin duygularını ve düşüncelerini ifade etme biçimlerine karışamayız her nekadar bize ters gelsede.
    Herkesin kendini ifade etme özgürlüğü vardır anlayışları kadar.

  15. 15 Halim KÖK 20 Haziran 2007, 1:56

    Buyurur ki Mevlam;
    -Ben kulumun zannı üzereyim, artık dilediği gibi düşünsün…
    Allah Resulü (sav) buyurur ki;
    Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır.
    Nasıldır “İlmin Kapısı” olan Hz.Ali(ra)’nin ilme bakışı;
    -“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” der.

    Bir harf öğretenin neden kırk yıl kölesi olur ki O yüce insan?
    Haşa unutmuş mudur Allahı da yarattıklarına mı tapar olmuştur.
    Yoksa o harfi öğretene bir övgü,bir şarlatanlık mıdır yaptığı?

    Tabi ki ilmin insanı nereye götüreceğin bildiği için
    BENİM İFADEMDE DE OLDUĞU GİBİ
    buna VESİLE olan kimseye bir teşekkürdür…
    O insan benim gibi bir şaşkına bir ışık tutarak,
    Allah’tan aldığı ilminin sadakasını öderken
    benim de kendisine bir ALLAH RAZI olsun demem en azından bir kulluk hakkı değil midir?

    Der ki Yunus
    -İlim ilim bilmektir.. ilim kendin bilmektir.

    Ben kimim ki Ahmed Hulusi’nin ilmini övmek, değerlendirmek gibi bir edepsizlik edeyim.Allah’a sığınırım bundan.
    Benim yaptığım gölümden taşanları haykırmaktı sadece..ola ki bu ses bir hayra vesile olsun.

    Allah’a giden yollar kullarının nefesi adedincedir ve buyuruki Mevlam
    – BEN KULUMUN ZANNI ÜZEREYİM, ARTIK DİLEDİĞİ GİBİ DÜŞÜNSÜN…

    Allah hepimin yolunu açık etsin inşallah..

  16. 16 NURan 20 Haziran 2007, 2:57

    Halim Bey,

    “Harika Sözler (3)” başlıklı yazıdan aktardığım sözler, sizin yazınız için konmamıştır bu sayfaya. Buna kesinlikle inanınız.

    Bir gereksiz tartışma çıkmaması adına açıklamamı kısa tutuyorum.

    Herkese selam ve saygılar.

  17. 17 Halim KÖK 20 Haziran 2007, 4:20

    NURan Hanım,
    Biran öyle algıladım. Lütfen bağışlayınız.
    Sizin vesilenizle ve;

    “kaygusuz
    20 Jun 2007, 1:51 üzerinde
    Benim yorumum şu,
    Kimse niyet okuyuculuğuna soyunup daha sonra kendine göre okudukları üzerinden insanları yargılayıp hüküm vermesin,kalp kırmasın, hata kusur aramasın,kimseyi itham etmesin, etiketlemeye çalışmasın”

    KAYGUSUZ kardeşimizin(Allah razı olsun)…
    yorumunda çok güzel belirttiği gibi bir başkası hakkında hüküm verirken çok dikkatli olmalıyız.

    Son olarak;
    681. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    “Kim haksızken tartışmayı bırakırsa, cennetin kıyısında onun için bir köşk yapılır. Haklı olduğu hâlde bırakırsa, cennetin ortasında onun için bir köşk yapılır…”
    Ebû Ümâme radıyallahu anh. Tirmizî.

    hadisine bağlı kalan yüreğiniz önünde saygıyla eğiliyorum ve hakkınızı helal etmenizi diliyorum.Allah razı olsun.
    Saygılar,selamlar..

  18. 18 Dost 20 Haziran 2007, 4:42

    Sayın Halim Kök, bir yanlış anlama olduysa düzeltmek isterim. Yazdıklarımın sizin yazınızla alakası yoktu, bilakis yazınızı çok samimi, abartısız ve kendime yakın buldum. Yaptığım yorum “övgü” konusuyla ilgili genel bir değerlendirme idi. Yıllardır dilimin ucuna kadar gelip insanları incitmekten çekindiğim için söylemeye cesaret edemediğim şeylerdi. Övgü konusu açılınca, bir anda çıktı ve engel olamadım. Hoşgörmenizi rica ederim.

  19. 19 Halim KÖK 20 Haziran 2007, 6:09

    Allah razı olsun can DOST,
    emek verip yazmışsınız, yüreğinize sağlık.

    Başka bir konudaki yazımla ilgili olsa,
    Küfürler etmiş olsaydınız bile, yine alınmaz;
    Anlatabilecekleriniz karşınızdakinin anlayabileceği kadardır veya;
    -Demek ki Mevlam bunu reva gördü der, hükmüne razı olmaya gayret ederdim.
    Ama konu ALLAH ile ilgili olunca;
    insanlara yanlış bir mesaj mı verdim acaba diyerek vebalinden korktuğum için tekrar tekrar yorumlar yazıyor ve doğru anlaşıldığımdan emin olma ihtiyacı duyuyorum.

    Siz ve sizin gibi diğer bütün göz nuru döküp okuyan,
    kafa yorup, emek verip yorumlar yapan kardeşlerimin bana yaşattığı mutluluğu, bu konuda sizlere duyduğum minneti asla ifade edemediğimden,
    Allah hepinizden razı olsun diyorum. Bu herşeyi anlatır inancıyla.

    Yoksa hoşgörmek büyüklere hastır. Benim ne haddime..
    Asıl sizler beni hoşgörünüz..
    Ve sizin vesilenizle şunu da ilave etmek isterim ki, tüm Allah aşıklarına, bu yazı benim bu konudaki ilk deneyimim di.
    Yani ilk defa… (daha da önemlisi ALLAH ile ilgili) gönlümde olanları insanlarla paylaştım.

    Açıkçası ilk başta çekinmedim değil. Toplumumuzun kendimize has yapısı malum… Mevlamın bir takdiri olarak herkes farklı anlıyor, anlatıyor O’nu.. Öyle olunca da neyle karşılaşacağını kestiremiyor insan çoğu zaman…

    Ama şükürler olsun Allah’ıma, yorumları okuyunca anladım ki;

    Bu sayfaya katılan güzel yürekleri görmüş olmam, inanın ki herşeye değermiş ve ne güzel insanlar varmış hala yanıbaşımızda.

    Çok uzattım ama derim ki güzel kardeşlerim,
    Sizler de güzel yüreklerinizin, Allah’ ın size bahşetmiş olduğu
    iman ve ilmin sakakasını verin… Yüreklerinizden mahrum bırakmayın,
    size yüreğini açmaya hazır bunca güzel insanı…
    Yağtığınız her doğru işte olduğu gibi bunda da, Allah mutlaka işinizi kolaylaştıracaktır inşallah…
    Allah, dinine hizmet edenlerden eylesin hepimizi inşallah (Amin)

  20. 20 babulsah 21 Haziran 2007, 2:00

    Dalgın dalgın seyreyledim alemi
    Renkler ne, çiçekler ne, koku ne
    Bir arama yaptım kendi kafamı
    Görünen ne, gösteren ne, görgü ne

    Çeşitli irenkler, türlü görüşler
    Hayal midir, rüya mıdır bu işler
    Tatlı muhabbetler, güzel sevişler
    Güzellik ne, sevda ne, sevgi ne

    Göz ile görülmez duyulan sesler
    Nerden uyanıyor bizdeki hisler
    Şekilsiz gölgesiz canlar nefesler
    Duyulan ne, duyuran ne, duygu ne

    Kimse bilmez dünya nasıl kurulmuş
    Her cisime birer zerre verilmiş
    Cümle varlık bir kuvvetten var olmuş
    Gelen ne, giden ne, yol ne, yolcu ne

    Herkese gizlidir bu sırr-ı hikmet
    Her nesnede vardır bir türlü ibret
    Veysel’i söyletir bir büyük kuvvet
    Söyleyen ne, söyleten ne, Tanrı ne?

  21. 21 zahid.zenderun 1 Temmuz 2007, 7:38

    B A K M A K VE F A R K I N A V A R M A K

    Değerli Halim Bey,
    Yaşadıklarınızı arayış içinde olan başkalarına katkı sağlaması umuduyla yazdığınızı söylüyorsunuz.. Emin olun katkısı oluyor.
    Niyetinizdeki temizlik ve kişiliğinizde ki gayretlilik sizi şahsen tanımayan kişilerce de görülüyor inanın. Sizin için dileğim, Allah yolunuzu hep açık etsin, gayretiniz ve şevkiniz hep sürsün…
    İnsan cidden uykuda.. Hem her şeyin bilgisine bu kadar vakıf olup, hem bu kadar derin uykuda olmak ne kadar şaşırtıcı değil mi?.. Sanki kurallarını bilerek isteyerek zeki bir düzenin içine gelmişiz.. Dünyaya geldikten sonra ise dünyanın cazibesinden kurtulup geliş amacının hatırlanılması gerekiyor…

    Hatırlanmalı ki büyük bir bulmacayı çözmeye şahsi istek ve arzu duyulmalı.
    “dünyanın albenisine ve nefsin insandaki güçlü hakimiyetine karşı durarak büyük bir merak ile görünenin altında ki manaları sezip; akıl ve gönlün rehberliğinde iz sürerek gizemlerle şifrelenmiş bu bulmacayı çözmeye istekli ‘OLmak’ ya da ‘OLmamak’ ” dünyada ki insanlar arasında ki tek fark bu bence..

    Dünyanın gerçek yaratılış amacını anlayarak insan kendine ve var olduğu sisteme yeniden bakmalı, yeniden farkına varmalı. Farkına varıp yeniden dünyaya baktığında her şey mucizevi bir şekilde bir çok anlamla dolu olarak görünüyor.. Karanlığın kaosun zerresi yok.. Sadece büyük bir zeka ve kendini kanıtlayan sevgi dolu bir gerçeklik…
    Renkler, hisler, kokular, ışıklar, takip edilmesi gereken izler, sanki insanın yüksek yeterliliği için hazırlanmış gizemli bir bulmaca… Sanki sen bunu çözersin ve çözmelisin.. çöz ki aklın ve gönlün bu dünyada bir üst seviyeye açılsın, genişlesin.. söze gelmeyenleri fark et ki gözün hep takip eden gören gözlerden olsun, fark etki bilenlerden ol deniyor.

    Yaşıyoruz, öğreniyoruz, paylaşıyoruz.. Bir nefeslik beklemelerde Sizin gibi CAN insanlar sakin bir liman oluyor.. Mesnevi bu yolun yolcuları için “Erlerin huyu açıklık ve sıcaklıktır” demektedir

    Sizi saygı ve hürmetle selamlıyorum. ALLAHIN SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN…

    “VE HAMD ALEMLERİN RABBİ OLAN ALLAH’A AİTTİR!”

  22. 22 Halim 1 Temmuz 2007, 11:53

    Allah razı olsun Zahid Bey. Allah’ın selamı tüm salih kulları üzerine olsun inşallah.
    Çok sevdiğim bir söz var tekrarlamak isterim sizin vesilenizle;
    Hayranlık görünene değil, görenedir aslında..
    Sevgi ve selamlarımla.

  23. 23 Misafir 28 Temmuz 2008, 11:51

    İyi günler. Ahmet Hulusi ile ilgili bugüne kadar incelediğim hiçbir kaynakta şu soruların cevabını bulamadım:

    Ahmed Hulusi’nin ilmi tahsili nedir? Arapça’ya, özellikle Kur’an’ın indiği dönemdeki Arapçaya hakim midir? Alim olmak, hele İslam alimi olmak ciddi bir iş olduğuna göre herhalde bunların çok ta önemli olmadığı söylenemez.

    Ahmed Hulusi hakkında genel bir hüküm vermekten kaçınarak birkaç kişisel gözlemimi paylaşmak istiyorum:

    Belki yazdı da ben rastlamadım, eğer öyleyse bilen biri lütfen bir örnek göstersin; şu ana kadar okuduğum hiçbir yazısında “Doğrusunu Allah bilir,” diye yazdığını görmedim.
    Şöyle de bir tespitimi vereyim; belki bunda hissi davranıyorumdur,
    Ahmed Hulusi’nin yazılarını okuduğumda bu yazılarda Ahmed Hulusi’nin kendi anlayışının değilinde kalan her farklı anlayış; “Kavrayış noksanı zihinlerin ürünleri” kümesine yollanıyor gibi geliyor bana.

  24. 24 Halim 8 Eylül 2008, 10:19

    Hoşgeldiniz Sevgili misafirimiz,

    Sorduğunuz soruların cevabını ben de bilmiyorum…
    Benim bildiğim Ahmed Hulusi’nin bende uyanan-uyanacak olan o günkü hislere vesile olduğudur. Bunun için de kendisinden Allah razı olsun. Bunu paylaştım yalnızca…

    Gönül müftümün; “Doğrudur” dediği benim için doğrudur… Bu herkes için de böyledir… Her şeyin en doğrusunu Allah cc. bilir… Bize düşen de bu doğruları bulma gayreti içinde olmaktır… Bana göre bu Ahmed olmuş Mehmet olmuş önemli değil… Yeter ki gönül rahatlığı içinde kabul edebileceğim bir ilmi aktarıyor olsun… Fakat en başta rehberimiz Yüce Kitabımız ve S.A.V. Efendimizdir… Kim ne söylerse söylesin O’nun söylediklerine uyduğuna inandığımız sürece kabulümüzdür…
    Allah kalplerde olanı bilendir… Hepimize HAKK Ve HAYR olanı nasip eylesin inşallah…
    Selam ve sevgiler.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: