» Her Şeyin Teorisi

ndabaglar.jpgHer şeyin teorisi ya da M teorisi‘nden bahsedeceğimiz satırlar bir romanın (İz) sayfalarından küçücük bir alıntı ile başlayacak…


Sevgili M……
Bana demiştin ki; Tanrının bir bildiği vardı…
Zamanın çok eski bir yerinde, daha beynimin içindeki kimliğimi keşfedip hatırladığım ve bilincime kaydettiğim ilk günlerde farkına vardığım bir duyguydun sen içimde…
Kendime aynada ilk baktığımda kopkoyu bir karanlık gördüm ve o karanlığın içinde bir ışık vardı çok uzaklarda… Gözlerin…

O ışığa ulaşmam için çok yol almam gerektiğini biliyordum. İçinde bulunduğum anın yapılması ve yaşanması gerekenleri vardı. Çaresizdim, önümde uzanan yollara şöyle bir baktım ve bir tanesini seçtim. Sadece içimde hissettiğim eski günlerden kalma duyguları rehber ettim kendime…

Evet, Tanrı biliyor, beni seyrediyordu ve ben labirentteki fare gibi köşeden köşeye koşup senin gözlerini aradıkça bana gülümsüyordu.

İçimde eskiden kalan duyguların bana anlattığına göre ilk değildi bu oyunu oynayışım. Nefes aldığımdan emin olduğum kadar emindim, etrafımdaki her şeyin eski bir oyundan kalma olduğuna… Galiba Tanrı sonsuz sabrı ile beni bir sınava daha gönderirken bu seferki rolümün zorluğuna acıyıp, oyunun içine bir takım şifreler ve kodlar koymuş. Bu aşinalığın başka izahı yok gibi geliyor küçücük aklıma…

Yaşam denilen oyun bir tiyatro ve bizler içinde oyuncuyuz. Bu tarafa gelmeden önce oynamamız için elimize tutuşturulan senaryonun, oyun anında ne kadar başarı ile oynanacağını da zaman bilinmezi belirliyor.

Bana göre zamanın sonsuz koridorları içinde, aynı anda birden fazla olan hayat seçeneklerimizi oynuyoruz aslında. Koridorların içinde dolaşıp duran, birbirine eş ve birbirinden habersiz sayısız ben; sadece kendi ben’inin farkındalığını yaşıyor çoğunlukla. Ama bazen koridorların arasındaki sınırsız incelikteki zar delinip, bir “ben” in diğer “ben” e gönderdiği mesajlar öteki koridora ulaşıyor. Bu mesajlar “farkındalık, dejavu veya altıncı his” denilen duygular adıyla yer buluyor o anki boyutta. Benim kodlar ve şifreler olarak adlandırdığım bu mesajları algılama, çözebilme yeteneği ve yorumlama şekli kişiden kişiye değişiyor ve bir sonraki anın kaderini değiştiriyor bazen. Ben’lerin koridorlar arası meydana gelebilen mesajlaşmaları zamanın kanallarında dolaşırken, evrenin sayısız boyutunu belirliyor ve her farkındalık yeni bir boyutun kapısına taşıyor aslolan ışık bedeni ve gerçek ben’i.

Mesajları algılamak istemeyip uyumayı seçenler akıllı çoğunluğu oluştursa da; kimileri benim gibi her şeye belki de fazla anlam yüklediğinden, şifreleri çözeceğim diye aklın ve mantığın gösterdiği yoldan çıkıp aşırı sezgisel bir hayatın içinde bulabiliyor kendini…

Güya zeki, akıllı ve mantıklı diye değerlendirilen ben, belki bu yüzdendir ki, geriye baktığımda baştan sona enteresan bir hayat yaşadım. Ben, hayatıma ait acıların mantıksızlığının ruhuma başka şeyler kattığını düşündüğümden; yaşamımı akıl dışı bulmuyorum. Yaşadıklarıma yüklediğim anlamların farklı olması, aptal olduğumu düşündürmüyor bana asla.

Benim de bir sonraki anlarım değişti kimi zaman diğer ben’lerimden aldığım mesajlarla…

Elime verilen senaryoyu oynayışım sırasında büyük suflörü dikkate almayıp o mesajları dinlediğim anlarda, koridorların da dışına taşarak sonsuzluğu yakaladım belki de kim bilir?


M TEORİSİ: Bu küçük anlatımın içindeki yalın ve romantik ifadelerden fiziksel ve matematiksel gerçeklere geçelim mi birden bire? Her şeyin teorisi denilen M teorisiyle, yukarıdaki bu satırlar arasındaki bilimsel alaka ne olabilir ki? Hemen cevap vereyim; Stephen Hawking’in sonsuz sayıda eşiz evren teorisinin belki de hissedilişi, yaşanmışlığı ve hiç fizik bilmeden tarif edilişidir o satırlar. Belki de Hawking’in M teorisinde anlatmak istediği şeyin küçücük bir modelidir. O yüzden yazıma konuk ettim İz adlı romanı, yoksa asıl amacım M teorisini hem anlamak hem de anlatmaya çalışmak…

Teoriye göre; içinde bizim eşizlerimizin de bulunduğu sonsuz sayıda evrenden oluşan çok boyutlu bir labirente benzer Kobold Evren’de yaşayan gölge insanlarız biz sadece…

İç içe geçmiş, birbirini şekillendiren, hatta birbiriyle iletişim halinde olan, adeta solucan yumağı gibi bir oluşum Kobold evren. Koskoca evrenimizin yağmur ormanlarındaki tek bir karıncadan farkı yokmuş meğer…

Stephen Hawking‘in geliştirdiği evren teorisi, var oluşumuz hakkında hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Hiçbir neden ya da bulgu olmadığı halde neden bazen korkuya kapılıyoruz? Eşizlerimiz o anda bu korkuları yaşadıkları için mi? Neden bazı insanlarla ilk kez tanıştığımız halde, sanki onu uzun süredir tanıyormuşuz duygusuna kapılıyoruz? Başka bir dünyada onu uzun süredir tanıdığımız için mi? Ya ilk bakışta aşk? Aslında böyle bir şey belki de yok ve her şey başka bir evrende yaşanan bir aşkın o an için hissedilmesinden ibaret. Gerçekten de, bir bilimkurgu senaryosuna benziyor. Stephen Hawking, bu fantastik fikre nasıl ulaşmıştı acaba?

Bilim adamı, böyle bir evren teorisine nasıl ulaştığını, “Ceviz Kabuğundaki Evren” adını verdiği son kitabında açıklamış.

İngiliz oyun yazarı William Shakespeare‘in “Hamlet“i, “Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine hapsolsam da, kendimi bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim, keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı…” diyordu. Hamlet’in bu deyişi sanki düşünür Hawking’i tarif ediyor.

Hastalığı onu, ceviz kabuğu olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapse de, o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hâkim olmak istiyor. Hawking, Hamlet’in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç bölgelerin kapılarını aralayabiliriz.

Hawking‘in geliştirdiği formül, makroskobik evreni ve temel parçacıkların mikroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, “Büyük Patlama” ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor?

Büyük patlamanın ardından

Zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığını söyleyen Newton’dan sonra Einstein’ın görelilik teorisi, zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılmaz bir bütün olarak tanımladı. Hawking’in büyük patlamayı (Big Bang) ispat etmesiyle de çekim kuvvetine dayalı teori perçinlenmiş oldu.

Patlama esnasında etrafa yayılan korkunç boyuttaki enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü:

* Elektro manyetik kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor)

* Güçlü kuvvet (atom çekirdeğini bir arada tutuyor)

* Zayıf kuvvet (radyo aktif parçalanmayı sağlıyor)

* Kütle çekimi

Bu noktada bir problem ya da bilinmeyen ortaya çıktı ki, o da dördüncü kuvvetin bütün her şeye formüle edilemiyor olmasıydı. Kütle çekiminin sadece maddelerde bulunuyor olması, başlangıç noktasındaki “hiçlik” tanımıyla örtüşmeyince dördüncü kuvvet, özellikle atomlarda bir türlü tanımın içine formüle edilemedi yıllardır.

Seksenli yıllarda fizik uzmanları John Schwarz ve Michael Green‘in çalışmalarıyla atomaltı parçacıkları, nokta yerine esnek sicimler olarak düşünülmeye başlandı. Sicim teorisi Hawking’in bu noktada dördüncü kuvveti açıklamasına yardımcı oldu ve kütle çekiminin kuantum teorisi ortaya çıktı.

Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen “Kütle Çekiminin Kuantum Teorisi” bizi tek bir evren formülüne götürmedi. İşte bu noktada artık Hawking düşünceyi çok boyutlu alanlara taşıdı. Uzun hesaplamalardan sonra atom altı parçacıkların tanımlanmasında kullanılan Sicimlerden kuantlar elde etti. Bunlara “membran” adını verdi ve daha da kısaltarak “bran” olarak kullandı. Bu bran’lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı:

Evrende on bir boyut vardı.

Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking bunun nedenini şöyle açıklıyor:

Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. (Zamanın açılan bir membran olup olmadığı ve kozmik büyüklüğünün ne olduğu hala tartışılır bence…) Kalan yedi boyut konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut. ( Her an her yerde bizimle olan büyük bir enerji ve farklı boyutlara çıkış noktası… İlginç!)

Bizim içinde kendimizi yaşıyor saydığımız evren ise iki boyutlu branlardan ibaret. Bu branlar için üçüncü boyut, birer frizbi gibi uçuştukları bir uzay. İçinde iki boyutlu branların uçuştuğu uzay, yani üç boyutlu kütlecikler, dört boyutlu uzaya, dört boyutlu kütlecikler beş boyutlu uzaya fark etmeden ve durmadan atlayıp gidiyor Hawking’e göre.

Sürekli bir üst boyuta geçen branlar‘la ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz?

Hawking’e göre bu soruların yanıtı evet!

Hawking’in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunuyor. Dünyamız eğer bir hologram ise bütün bilgiler, yine Dünya’nın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalı buna göre…

Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kâhinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır. Metapsişik yetenekleri olduğu söylenen kişilerin beyinlerinde, bu özelliklerini açıklayabilecek bilimsel bir yapı olduğu düşünmemek mümkün değil. Ruhsal ya da spritüel hatta metafizik görülen olguların açıklanmasına bilimsel bir yaklaşım yaratabilecek bu teori, pek çok insanın yaşamında yer alan gizemli olayların ve duyguların cevabı olabilir. “İZ” ‘den okuduğum birkaç paragrafta bunu yakaladığım için paylaştım.

Bu varsayımı geliştirirken Hawking’e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, “Uzayda, Al Gore’un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley’nin hâlâ yaşadığı paralel evrenler olabilir” diyor. Yani bir birine eş ‘ben’lerin var olduğu… 11 evren (şimdilik). İnsan ömrünün, yaşamın ve var oluşun seçeneklerinin bizim hayal gücümüzün çok ötesinde olduğu kesin.

Her şeyin teorisi ya da M teorisi (magic, mysterios, mother) adı verilen bu teorinin henüz tamamlanmadığını ve 21. yüzyılda belki bütününe ulaşıldığında insanoğlunun kendi zirvesine ulaşabileceğini söyleyen Hawking’e ve elele vererek bilimle metafizik denilen bazı şeyleri kavuşturmayı başaran herkese sonsuz teşekkürler…


Nesrin Dabağlar
www.yorumsuzblog.net.tc
nesrin969@hotmail.com

YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Nesrin Dabağlar 1964, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. 12 yıl devlet memurluğu yaptı. Özel sağlık kuruluşlarında muhasebe, halkla ilişkiler ve yöneticilik görevleri yaptı. Reiki, Karuna Ki, yoga, şiir, müzik, tiyatro, resim, kitaplar ve yazmakla iç içe geçmiş bir yaşam sürüyor.

 

Kaynaklar:

http://www.hiperteknoloji.org/ana/makaleler/fizik.asp?id=7

http://www.tenthdimension.com/medialinks.php

http://www.pbs.org/wgbh/nova/elegant/program.html

Reklamlar

5 Responses to “» Her Şeyin Teorisi”


  1. 1 erkan 18 Haziran 2007, 10:15

    Yazı için teşekkürler.
    Günümüz teknolojisine dayanarak yapılan bu açıklamalar, batıda bile çok az kişinin ilgisini çekiyor ya da ilgilenilmiyor.

    Bu gerceklerle 1400 seneden beri ilgilenen, hatta hayat felsefesi yapmis bir seçilmiş gurup var..
    Allah onlardan razi olsun (ötedeki degil). Zahir ve batın ayrı şeyler değil.. Neyse ne yazmak istedim, neler çıktı. Gerçekten insanın düşündüklerini aktarabilmesi çok zor!
    Başaranlara ne mutlu!

  2. 2 sonsuzagdenyol 20 Haziran 2007, 4:47

    Yorumsuzlar arasına hoşgeldniz.Yazı için Teşekkürler.SELAM VE SEVGİLERİMLE…

  3. 3 NESRİN DABAĞLAR 5 Temmuz 2007, 4:22

    Yorum yazan ve hoşgeldin diyenlere sevgiyle selam…

    Hoşbuldum…

  4. 4 dr kemal pişmişoğlu 9 Temmuz 2007, 1:33

    yazınız oldukça güzel. Bir çok kısmı alıntı fakat bu tarz şeylerle ilgilenmeniz ve bunları insanlarla paylaşmanız çok güzel. Her şeyin bir olduğuna inanıyorsanız gerçekten bu konuları daha detaylı anlamak için, tassavvufa davet ediyorum. sizi. eğer ilgilenirseniz sizinle bu meselenin tassavvufi boyutunu konuşmak isterim.

    kemalpismisoglu@hotmail.com

  5. 5 NESRİN DABAĞLAR 11 Temmuz 2007, 12:05

    Sayın Kemal Bey, bu tür yazılarımda bazen alıntı olduğu doğrudur. Verilen o bilgileri özgün kelimeleri ile kısmen alıp kendimce bir süzgeçten ve kendi inancımdan, yüreğimden geçiriyorum. Tabiidir ki bu bilgiler fizik bilgileridir, ben de fizikçi değilim,hata yapmamak adına bazı cümleleri aynen almakta bir sakınca görmüyorum. Amacım saf ve Allah adınadır, hiç bir çekincem yok bu konuda…

    Tasavvufa gelince, ben kendimi bildim bileli, yüzlerce yıllık kendi aile geleneklerim nedeniyle de zaten tasavvufun içindeyim. İşin tasavvufi kısmı zaten yeterince yaygın. Benim amacım o bilinci, farkında olmayanlara bilimsel desteklerle buluşturup sunabilmek. Tassavvufu güncel, popüler, bilimsel söylemlerle buluşturabilirsek, eski söylemlerle anlatıldığında ilgilenmeyenleri de bu konunun içine çekmek mümkün olabilir, bir kişi bir kişidir. Başarabilirsem ne mutlu.

    Memnun oldum yorumuza, sizinle bu konularla ilgili sohbet etmekten de mutluluk duyarım.

    SAYGILAR


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: