» Rasûlullah bugün yaşasaydı (3)

1. Yazı 2. Yazı

Önceki yazılarımızda konuya geniş bir giriş yaptık ve nihayet farklı ve yeni birşeyler söyleme zamanı geldi…Eminim bildiğiniz, düşündüğünüz, hissettiğiniz, fakat şimdiye dek bu şekilde dile getirilmeyen birçok tespiti bu yazıda bulacak ve ulaşabildiğiniz tüm düşünen insanlarla paylaşmayı isteyeceksiniz…

Öncelikle bir hususun altını tekrar çizelim. Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a inananların büyük kısmı, içinde bulunduğumuz devirde İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlayacağına inanmaktadırlar.

Günümüz dünyasına baktığımızda, bu parlayışın gerçekleşebilmesi yolunda çalıştığına inanan, Mısır’dan Hindistan’a, Endonezya’dan Meksika’ya kadar dünyanın değişik bölgelerinde irili ufaklı mezhepler, tarikatlar, cemaatler gibi değişik binlerce grubu; bunlar içerisinde kendini dinde otorite kabul ettirmeye çalışan, milyonları arkasına takmış dini liderleri, teologları, ilahiyatçıları, şeyhleri, hocaları, dinadamlarını ve bunların pek çok çeşitli faaliyetlerini görüyoruz.

Bu gruplar içerisinde, örgütlenmek suretiyle mali, siyasi işbirliklerini güçlendirerek binlerce merkez, teşkilat, istihbarat ve öğretim birimlerinde, kendi anlayışları doğrultusunda gençleri yetiştirme faaliyetlerini, kendilerine taraftar gruplar oluşturma çalışmalarını, siyasetten silahlı mücadeleye kadar değişik stratejilerle bulundukları devletin idaresini veya kadrolarını ele geçirme faaliyetlerini İslâm’ın gereği gibi görenler, hatta Allah‘a ve Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a yaklaşmanın başta gelen yolu gibi görenler de var.

Bunların tayin ettikleri halifeler, gavslar(!), kutuplar(!), müçtehitler, alimler, müftüler, mehdiler var… Bunlar vasıtasıyla yapılan içtihatlar, verilen fetvalar, kurulan mahkemeler, konulan emir ve yasaklar, kesilen cezalar, bunlarla yaratılan baskı, gerilim, şiddet ve çatışmalarla Hazreti Muhammed‘e yaklaştıklarına inananlar var!..

İlmi, paraya tahvil edecek şekilde kitaplar, DVD’ler bastırıp satıp, ya da para toplayarak mali yönden güçlenip dinsel görüntülü bir kurum veya teşkilât faaliyetinin başına geçerek, insanlara rahatça hükmedebilecek bir pozisyon elde edip, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a yaklaştıklarına inananlar var!..

Dini lider, cemaat lideri, tarikat şeyhi, mahalle hocası gibi bir kimlikle tahtında veya minderinde oturup, insanları karşısında el pençe divan tutarak, dinleyenlerin duygularını tahrik eden sözler söyleyip gözyaşı dökerek, bilgisiz toplulukları gütmek suretiyle Hazreti Muhammed’e yaklaştığına inananlar var!

Bir mezhep, tarikat veya cemaat anlayışını “tanrının emirleri” diye fetvalarıyla yasaklar ve kısıtlamalarla bir fermanname gibi uygulatmaya çalışarak, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a yaklaştıklarına inananlar var!..

Bilimle ve teknolojik gelişmelerle ilgilenmeyerek, bilgisayar, internet ve televizyonu etrafına yaklaştırmayarak, modern yaşamdan uzak durarak O’na yaklaştığına inananlar var…

Başında takke ya da sarık, sırtında entari, cüppe ile dolaşarak, kılık kıyafetiyle, yüzündeki kılların ve tıraşının biçimiyle Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a yaklaştığına inananlar var!

Var da var…

İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlaması, “Rasûlullah’ın” hakikatinin tanınması beraberinde, mecaz, benzetme ve işaret yollu misallerle bize ulaşan sünnetullah gerçeklerinin, bugünün bilimsel gelişmelerinin ışığı altında yeniden değerlendirilmesiyle gerçekleşecektir.

Bize göre ise, çağımızda İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlaması, “Rasûlullah’ın” hakikatinin tanınması beraberinde, mecaz, benzetme ve işaret yollu misallerle bize ulaşan sünnetullah gerçeklerinin, bugünün bilimsel gelişmelerinin ışığı altında yeniden değerlendirilmesiyle gerçekleşecektir.

Allah ismiyle işaret edilene “abd” ve “rasûl” oluşuyla birlikte, kendini sadece “ilmin şehri…” (medinetül ilm) benzetmesi dışında başka hiçbir sıfatla tarif etmemiş olan o muhteşem Zat’ın mucizesi de pek tâbii ki “ilimdir” ve her şeyden evvel, olayı bu yönüyle anlamak zaruridir bizim için.

Ayrıca, ALLAH’ın yarattığı sistem ve düzen yanısıra, insanın varlığındaki mevcut potansiyeli de o günün “sembolleri”, “mecazları” ve “misalleriyle” insanlığa açan Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın vahiy yollu bildirdiği Kur’an-ı Kerim’de sıkça, “misaller ve benzetmelerle işaret edilen gerçekler üzerinde tefekkür edip aklımızı kullanmamızın gereği” vurgulanmaktadır. Bizim için bu işaret, o mecaz, sembol ve benzetmelerin, bugünün verileriyle yorumlanıp anlaşılması zorunluluğuna işarettir! Zira, “eskilerin yorumunu aynen kabul edin, düşünmenize gerek yoktur, taklitçi olun yeter”, denmiyor!

* * *

Bunu böylece belirttikten sonra, şimdi gelin, Rasûlullah (aleyhisselâm), Hazreti İsa’dan sonraki süreçte 1400 sene evvel değil de ilk defa bugün dünyaya gelseydi, bugün yaşasaydı, açıkladığı ilmi nasıl bildirirdi, buna kafa yoralım!

Gerek araştırmalar ve bilgi birikimi, gerekse sezgi ve ilham yoluyla, kendisinden sonra dünyaya gelip yaşamış olan milyonlarca beynin yaptığı tespitlerle dahi, henüz “açıkladığı muazzam gerçeklere” erişilemeyen, yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan, eşsiz Zat Allah Rasûlü…

Henüz bilim dünyası, bulgularının, bu sırların açıklaması olduğunu tam anlamıyla farketmemiş olsa da, biz sorgulayalım…

Gerek araştırmalar ve bilgi birikimi, gerekse sezgi ve ilham yoluyla, kendisinden sonra dünyaya gelip yaşamış olan milyonlarca beynin yaptığı tespitlerle dahi, henüz “açıkladığı muazzam gerçeklere” erişilemeyen, yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan, eşsiz Zat Allah Rasûlü…

Acaba…

Bildirdiği “evvel, ahir, zahir, batın O’dur” ayetiyle, “önce, sonra, algılanan, algılanamayan” denilenlerin, hakikatte aynı ve tek olduğu muhteşem sırrını açarak, biliminin son yüzyılda keşfedeceği en önemli kilometre taşları olan “varlığın bölünmez bütünlüğüne” ve bunun yanısıra “zamanın ve mekânın izafiliğine” işaret eden ilim şehri Allah Rasûlü

Ahad” ve “samed” tabirleriyle, yüzyıllar sonra Modern Bilimin varlığın aslını tanımlamada nihai keşfi ve vazgeçilmezi olarak yerini alacak olan teklik (oneness) ve sınırsız bütünlük (infinite wholeness) kavramlarını (henüz fark edilemese de) insanlığa açan Allah Rasûlü

Zerre küllün aynasıdır” işaretiyle, bilimsel araştırmaların yüzyıllarca süren gelişimi nihayetinde keşfedeceği “holografik gerçekliği” en yalın haliyle ortaya koyan Allah Rasûlü

Dünyanın, evrendeki sayısız gezegenden biri olduğu düşüncesinin henüz gelişmediği, hatta düz olduğu kabul edildiği devirde, “kevkeb” diye yüzyıllar sonra güneş sistemimizde tespit edilecek olan gezegenlerden; “âlemler” (yetmiş bin alem, onsekizbin alem) diye yüzyıllar sonra Modern Bilimin “evren içre evrenler” (multiverse of universes), “paralel evrenler” yaklaşımıyla varlığını farketmeye başlayacağı, sayısız dünyaların ve evrenlerin varlığını bildiren Allah Rasûlü

Herşeyin Allah ilmi ve kudretinden varolduğu vurgusuyla, bugününün bilimsel ifadesiyle “evren içre evrenler dâhil tüm algılanan veya düşünülen herşeyin bir ‘enerji dalgası’ ve ‘bilgi’den ibaret olduğu gerçeğini dillendiren Allah Rasûlü

Rabbülalemin” vasfıyla, tüm bu evren içre evrenlerin ve paralel evrenlerin özde tek bütün bir şuur ve bütün bir kudret tarafından organize edildiği gerçeğini dillendiren Allah Rasûlü

Bilimin, ulaştığı verilerle ancak son yüzyılda yıkabileceği “herşey maddeden ibarettir” anlayışıyla kayıtlanmayı temelden reddedip, “âhıret” kelimesiyle “madde ötesi” yaşam boyutunu tanımlamakla birlikte, bedenleriniz, ruhlarınızdır; ruhlarınız bedenlerinizdir” işaretiyle gerçekte “madde” ve “maddeötesi” diye iki ayrı birimin varolmadığını; bu ayrımın beş duyu algılamasıyla sınırlanmaktan kaynaklandığına işaret eden Allah Rasûlü

Bilinmekliğim için âlemi, bilmekliğim için âdemi varettim” vurgusuyla, Modern Bilim kitaplarını ancak 20. yüzyılda doldurmaya başlayan ben ve dünya ikiliğinin olmadığını, “gören” ve “görünenin” aynı tek özden meydana geldiği gerçeğini, nuruyla aydınlatan Allah Rasûlü

“Esma-ül hüsna” kapsamında bildirdiği, varlıkta yaşanan tüm mânâlar ile, Modern Bilimin yüzlerce yıl sonra Kuantum Fiziği yolundan keşfedeceği evrenin gerçekte atomaltı boyutuyla, “bilinç orijinli bir anlamlar (frekanslar) okyanusu” olduğu gerçeğine insanları yönlendiren evrensel insan Allah Rasûlü

Yeryüzündeki insan bilinçleri sayısınca Allah’a giden yol vardır” vurgusuyla, varlığın her bir zerresinde bütüne açılan tüm özelliklerin holografik biçimde mevcudiyetine ve yanısıra, insanın dışarıya değil “özüne” yönelimle varedicisine ait kendindeki evrensel kuvvelere ulaşabileceği gerçeğine işaret eden Allah Rasûlü

Size yeryüzünde veya nefislerinizde isabet eden her oluş, daha önce mutlaka bir kitapta yazılmıştır” sırrını açarak, String Teorisiyle çağımız biliminin yaklaşmaya çalıştığı tek kare resimdeki boyutsal oluşumu tanımlayan; evrensel tek bir anda tüm olmuş ve olacaklara ait bilginin mevcudiyetini dile getiren zat Allah Rasûlü

Her birim kendi varoluş programıyla vardır” işaretiyle, “Fatır’ın varettiklerinde asla program değişikliği olmaz. Sistem bu esas üzerine kaimdir. Ne çare ki, insanların çoğunluğu bu gerçeği bilmezler” şeklinde işaretleriyle, insanın yapısı ve varoluş sırrını açan Allah Rasûlü

Ve saymakla kimsenin bitiremeyeceği kadar, deneysel metotlarla erişilmesi mümkün olmayan, keşif ve fetihe dayalı daha nice bilgiyi açan Allah Rasûlü

Acaba, yüzyıllar öncesinin koşullarında, bizlerin bugün sahip olabildiği imkânlara, bakışa ve değerlendirmelere sahip olmayanların da anlayabileceği ve de her devirde düşünen beyinleri aydınlatan bu bilgileri, bundan daha net başka nasıl açıklayabilirdi?

Acaba…

Bugün yaşasaydı, evrenin ve insanın varoluş sırlarına dair bu gerçekleri nasıl açardı; “Kur’an-ı Kerim’i” nasıl tebliğ ederdi?

Arzı, semâyı, yüzük halkası benzetmesiyle idrak ettirmeye çalıştığı kürsiyi hangi kelimelerle anacaktı, nasıl tanımlayacaktı? Gezegenlerden, yörüngelerden, güneş sistemi ve galaksilerden nasıl bahsedecekti?

Cennet’ ve ‘cehennem’ benzetmeleriyle tasvir ettiği madde ötesi yaşam boyutlarını günümüz mevcut veri tabanına göre hangi özellikleriyle anlatacaktı?

Tüm insanları bekleyen “kıyamet” gününde, “Güneşin dünyaya bir mil mesafeye kadar yaklaşacağını” söyleyen Rasûlullah (aleyhisselâm), bugün yaşasaydı nasıl bir cehennemden söz edecekti? O gün için, örneğin “kısımlarım birbirini yiyor” açıklamasıyla dile getirdiği kimyasal tepkimeyi bugün hangi verilerle tanıtacaktı?

Bunları düşünüp anlayabiliyor muyuz?.. Acaba, bu bilgilerle, düşünen beyinlere hangi gerçekleri vurgulamaktadır?..

Rasûlullah (aleyhisselâm)’ı yaşadığımız günde görmeyi diliyorsak, Modern Bilimin günümüzde ulaştığı bulguları değerlendirerek, Kur’ân-ı Kerim’de veya ALLAH Rasûlü Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıklamalarında bu gerçeklerin ne şekilde ifade edilmiş olduğunu araştırmak, bulmak, öğrenmek zorundayız!

Hayal dünyamızdan çıkmayı ve Rasûlullah (aleyhisselâm)’ı yaşadığımız günde görmeyi diliyorsak, Modern Bilimin günümüzde ulaştığı bulguları değerlendirerek, Kur’ân-ı Kerim’de veya ALLAH Rasûlü Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıklamalarında bu gerçeklerin ne şekilde ifade edilmiş olduğunu araştırmak, bulmak, öğrenmek zorundayız!

Bunları anlayıp, bilimsel düşünmezsek; Müslümanlığı iman” meselesi yerine, “taraftarlık düzeyinde algılayanlar gibi, “karga allah diye ötüyor”, “ağaç kabuğunda besmele yazıyor”, “ceset namaz kılıyor”, “ayetlerin numarası bilmem neyin tarihine denk geliyor” türünden çocukça totem inanışları karşısında mucize diye afallamaktan kurtulamayız!..

Şimdi lütfen kafanızda birikmiş eski imajları bir yana bırakıp güncel veriler ışığında objektif olarak düşünün!

Algıladığımız varlığın hakikatini, insanın evrende varoluş gayesini, sistemini ve hepimizin geçeceği ölümötesi sonsuz yaşam gerçeğini bizlere açan Allah Rasûlü eğer günümüzde yaşasaydı…

Henüz açıkladıklarının bilinmediği, yani risaletinin öncesindeki gibi bir toplum içerisine gelmiş bir fert olarak, Türkiye, Avrupa veya Amerika’da yaşasaydı…

Acaba…

Bugünkü hangi ilim ve bilinç düzeyinde olanlara, nasıl hitap ediyor olacaktı?.. Bu bilgileri, yeterli veri tabanına sahip olmayan, yüzyıllar öncesini tekrarlayarak sürdüren, yenilenmelerden nasiplenememiş, kör cahil topluluklarla, ya da bir dinsel efendinin peşine takılmış, fetvaları din zanneden kara cahillerle mi paylaşacaktı?..

Yetiştiği toplum öyle şartlandırdığı için örf ve gelenek gibi ritüellerini ezberlemiş olduğu bir inancın ateşli “taraftarı” olmuş, fakat yaşamında bir kez olsun “Ben neyim? Ne tür bir varlığa sahibim? Özelliklerim nelerdir? Yaşam nedir? Ölüm nedir? Bu dünya nedir? Kâinat nedir? Herşey nasıl varolmaktadır? Ben neden varım? Benim evrenle ilişkim nedir? Nereden geldim nereye gitmekteyim?” türünden kendi gerçeğini anlamaya yönelik sorgulama yapmamış, tüm derdi bedensel çıkarları ve dünya yaşantısı olan topluluklarla mı paylaşacaktı bu evrensel gerçekleri?

Cahil topluluklardan uzak durup da, peki, bildirdiklerini, modern geçinen toplumlarda dinden bir meslek edinerek, bir kurum veya teşkilât sözcüsü konumundan, ya da mezhep imamı, cemaat lideri, tarikat şeyhi gibi bir kimliğe girerek mi açıklayacaktı?

Bunları lütfen ciddi biçimde düşünün! Çünkü, “Rasûlullah’ı örnek almak” ve “sünnete uymak” iddiaları ile “Rasûlullah’a zulmeden anlayışı” başka türlü ayırt edemez ve çağımızda içiçe olduğumuz saptırıcılıkları farkedemezsiniz!

Düşünün…

Rasûlullah, günümüz insanları arasında doğmuş biri olarak, acaba çevresi gibi giyinmeyip; içinde yaşadığı toplumdan dışlanmasına yol açacak şekilde, başında takke ya da sarık, sırtında entari veya cüppe ile, onların zıddına giden davranışlarla mı onlara birşeyler vermeye çalışacaktı?..

Kürsüsünden veya kuracağı tekkenin minderinden mi hitap edecekti çevresinde toplananlara?

İnsanları ikna edebilmek için çeşitli “hak”tan(!) görüntü ve tavırlara mı girecekti? Onları karşısında el pençe divan mı tutacaktı? Gerçekleri dillendirirken ağlayıp, sızlanacak, etrafa bağırıp, çağıracak mıydı?..

Hazreti Âli’ye, “Herkes bir yoldan yakîn elde etmeye çalışır; sen Allah’a AKLIN İLE yakın ol” öğüdünü veren Rasûlullah, insanların “DUYGULARINA” mı hitap edecekti, yoksa “AKLINA” mı?..

Kendisine vahiy yollu açılan gerçekleri, kalan yaşam süresi içerisinde elinden geldiğince daha çok insana en kısa sürede ulaştırmayı amaç edinen o Zat…

Acaba…

Belirli bir mezhep, tarikat veya cemaat anlayışı penceresinden mi vermeye çalışacaktı insanlara İslâm’ı? Bir cemaatin anlayışına mı davet edecekti tüm insanları?.. Kendi görüşünde olmayanların yayınlarını yasaklayarak ve onları dışlayarak mı yapacaktı bunu?.. Taraftarlarını örgütleyecek, onları kendi aralarında yaşayan ayrıcalıklı kişiler mi kılacaktı?..

“La ilâhe illâllah diyen cennete girer” hükmünü vurgulayan o yüce Zat, bir mezhep veya bir tarikat veya bir cemaat anlayışının uygulatıcısı mı olacaktı? Yoksa bütün tarikat ve mezhepler geçersiz mi olacaktı?..

La ilâhe illâllah diyen cennete girer” hükmünü vurgulayan o yüce Zat, bir mezhep veya bir tarikat veya bir cemaat anlayışının uygulatıcısı mı olacaktı? Yoksa bütün tarikat ve mezhepler geçersiz mi olacaktı?.. Bunu iyi düşünün!

Peki, bunlar gibi olmayıp da, kendini, tanrıdan(!) aldığı(!) mesajları(!) yaymaya çalışan “tanrının elçisi”, “tanrının peygamberi”, “mesajcısı” ya da “tanrının seçtiği kişi” olarak mı tanıtacaktı dünyaya?.. Kendini uzaylılarla ilişkide sanan bazıları gibi!!!

Din bilgisini karşılık alarak öğretmeye kalkan birinin kabul edeceği hediyenin dahi sonsuz yaşamında boynuna geçen bir azap kaynağı olacağı” vurgusuyla karşılıksız “fiysebilillah” vericiliği teşvik eden; kendisine dünyevi hiç bir ayrımcılığa itibar etmeyerek, çevresindeki tüm insanlarla, düşünen tüm beyinlerle ilmini karşılıksız paylaşarak yayan o zat…

Acaba…

Bugün yaşasaydı, ilmini, insanlarla karşılıksız paylaşmak dışında, para, mal, mülk, yetki, pozisyon veya dünyevi başka çıkarlar için kullanır mıydı?

Getirdiği ilmi paraya tahvil edecek şekilde kitaplar, DVD’ler vs. bastırıp satar veya telif hakkı koyar mıydı eserlerine?

Getirdiği ilmi hangi gerekçeyle olursa olsun paraya tahvil edilir miydi? KUR’ÂN’a telif hakkı mı koyardı? “İlmin yayılması için bunları satmam lazım” diye düşünür müydü?..

Acaba…

Tefekkürün değerinin ibadetten bile fazla olduğunu vurgulayan o Zat, bugün aramızda yaşasaydı… Televizyon izlemez miydi?.. Düşünsel veya dinsel kitaplardan habersiz mi yaşardı? Bilimsel gelişmeleri izlemez miydi? Seyahat edip insanlarla iletişim kurmaz mıydı?

Her tür hayatta kalma mücadelesini vererek, ilmini elden geldiğince daha çok insana ulaştırmayı dileyen o Zat bugün yaşasaydı… Bilgisayar, internet, e-mail kullanmaz mıydı? Günümüz “iletişim” teknolojilerine ne derece yakın olurdu? Bunların ve diğer gelişmiş iletişim araçlarının o Zat’ın yaşamında nasıl bir yeri olurdu?

Acaba…

Kılık kıyafetiyle, tıraş şekliyle mi uğraşırdı insanların; yoksa ilimle, bilim ve teknolojiyle mi? İnsanların kıyafetlerine yasaklar, kısıtlamalar koyar mıydı?.

O devirde toplumda hiçbir söz hakkı olmayan, para karşılığı onlarcası adeta eşya gibi alınıp satılabilen “kadına”, eş olma, şahitlik, mirastan pay alabilme gibi insanlık haklarını kazandırmış ve de hedef olarak da kadın-erkek ayırmadan her insanın “yeryüzünde Allah halifesi” oluşunun değerlendirilmesini göstermiş olan o zat… Acaba, günümüzde kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasına nasıl bakardı?

Ölüm ve kıyamet son hızla kişinin üzerine gelirken… Acaba, hâlâ, insanların bu dünyadaki anlamsız yaşam sorunlarıyla mı ömür tüketirdi; yoksa insanın hakikatinin sonsuzluğa dönük getirisini mi yaşatmaya çalışırdı?

Gökte veya yerde bir yaratıcıya inanmayı reddetmiş, ALLAH ismiyle gerçeğin ne olduğunu açıklayarak tapınılan tanrıları bir bir yıkmış ve bunu “tapılacak tanrı yoktur, sadece Allah vardır” şeklindeki kelime-i tevhid formülüyle tüm öğretisine esas edinmiş olan o Zat, günümüz dünyasındaki çeşitli tapınmalara, “din” diye tartışılan konulara, din ve tanrı adına yapılan törenlere, dinsel adet ve törelere, bunları sürdüren dinadamlarına, tele-komik ilahiyatçılara, dindenmiş görünümü verilen unvan ve kurumlara nasıl bakardı?..

Ölümün sadece bir boyutsal “geçiş” olduğunu her vesileyle vurgulayan o Zat, “ölüp yok olup, kıyamette yeniden topraktan biteceğine” inanmış ezberci din bilginleri(!) yetiştiren okullara, kurslara ve diğer eğitim faaliyetlerine nasıl bakardı?

Namaz kılarlar, ellerinde yorgunluktan başka bir şey kalmaz; oruç tutarlar ellerinde açlıktan başka bir şey kalmaz” diyerek, koşullanmadan ibaret bilinçsiz taklidin getirisizliğini gösteren Allah Rasûlü, insanlara, mânâsını anlamadan, kasetçalar gibi Arapçanın telaffuzundan ibaret hatimler indirerek yarışa girmelerini, ya da bildirdiklerinin anlamını düşünmeden ezberlediklerini tekrar eden robotlar gibi tanrıya tapınmalarını mı öğütleyecekti?

Acaba…

Bildiklerini insanlarla nasıl paylaşacaktı, nasıl açıklayacaktı, nasıl yayacaktı? Hangi iletişim araç ve yöntemlerini kullanacaktı? Nelerle karşılaşacaktı? Karşılaştığı sorunları nasıl çözümleyip üstesinden gelecekti? Açıkladıklarının her zaman daha çok insana ulaşması için mi çabalayacaktı; yoksa taraftar toplayarak, belirli bir grubun tekelinde mi kalmasını tercih edecekti?..

Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” prensibini veren Allah Rasûlü, ilmini, mücadele ederek, çatışarak mı yaymaya çalışacaktı?.. Dünyaya geldiği ülkenin rejimini değiştirip kendi anlayışına göre bir devlet kurmak için çevresindeki inananlarla birlikte bir savaşa mı girecekti? Amacı Müslüman devlet kurmak mı olacaktı? Nükleer silahlara sahip olanlara karşı tüfengiyle(!) İslam dinini kabul ettirme savaşı mı verecekti?

Kendisine vahyolunan bilgileri, “tanrının emirleri” diye bir fermanname gibi zorla kabul ettirmeye ya da çeşitli oyunlarla pazarlaya mı çalışacaktı; yoksa nefret ettirmeden, zorlaştırmadan, sevdirerek ve kolaylaştırarak, insanların anlayabilecekleri şekilde akıl sahiplerinin kabul edeceği “gerçekleri” mi bildiriyor olacaktı?

Açıkladıklarını insanların idrak ederek kabul etmelerini mi yeğlerdi, yoksa idrak yollu kabul edemeyenlere de zorla kabul ettirmek için onlara hükmedecek pozisyonlara gelmeye mi çabalayacaktı?

Dini bir teşkilat ya da bir devlet yönetiminde mi tebliğ edecekti bildiklerini, yoksa hür ve bağımsız olarak mı?

İnsanların değer verdiği makam ve mertebeleri mi, yoksa akılları, gönülleri, idrakleri, bilinçleri mi fethediyor olacaktı?

Geçmişe ve cehalete bir daha dönmemek üzere, sayısız yenilenmeler ve gelişmeler yaşatan devrimci kişilik Allah Rasûlü, bugün yaşasaydı… Acaba, geçmişte söylenmişleri tekrar edici “nakilci”, ya da eskiye döndürücü “irticacı” mı, yoksa insanlığın düşünsel yaşamında bir “yenileyici” mi olacaktı?

Düşünen beyinler, elbette bu soruları artırabilirler…

Bütün bunlara vereceğiniz cevaplar yanında, bugün Rasûlullah‘a ve Allah‘a yaklaşmak gayesiyle sürdürülen faaliyetleri düşünün ve yerlerini değerlendirin!

Ve sorgulayın! Tüm bunlar, Allah Rasûlü örneğine ne kadar yakındır, onunla ne kadar “anlayış ve amaç birliği” içerisindedir?..

Hiçbir şeyi ötedeki bir tanrı için, tanrı uğruna, ya da tanrı korkusundan veya tanrıdan mükâfat beklediği için yapmayan; insanın özünde Allah’ı gören; “başını ne tarafa çevirirsen Allah’ın çehresini görürsün” diyen Allah Rasûlü’nün “gösterdiği gaye ve hedefler” ile ne kadar bağdaşmaktadır?

* * *

Sarsıcı bir sorgulama bu!

Allah ve Rasûlü’ne iman etmeyi, gerçekleri anlamaya ve ona göre yaşamını düzenlemeye yönelik olarak algılamayıp, eskilerin benzetmeleriyle şekillenmiş hayali bir dünyanın bizi beklediğini ve yanıbaşındaki tanrının terazide günah sevap tartarak hesaba çekeceğini varsayıp, bunları kabul ediyorum demek zannedenler için elbette deprem misali sarsıcı olacaktır bu sorgulama! Kafaları çok karışacaktır eğer düşünen beyne sahip iseler!..

Düşünmek istemeyenler, “sevgili peygamberimiz” diye devam edeceklerdir! Ya da “tanrıya” tapınmayı ve onun elçisipeygambere” taraftar düzeyinde kalmayı yeterli bulacaklardır!

Elbette, Allah’ın uyanmalarını istemediklerini kimse uyandıramaz!

Bize açılanları paylaşıp, kulluğumuzu yerine getiririz biz. Bundan ötesi herkesin kendine aittir. Elimizden gelen, parmaklarımızdan klavyeye dökülenler bunlar… Şartlanmalı bakışı aşıp yeni şeyler düşünülmesine vesile olabilirsek, yeni bakış açılarına kapı aralayabilirsek şükrederiz.

Ama unutulmasın ki meydan boş değil!

Eşsiz Zat, evrensel ruh Allah Rasûlü, her devirde ve her koşulda yayılan nuruyla, nasibinde olanları bir yoldan aydınlatmaya kesintisiz devam etmektedir!

Şu noktayı hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım ki, insanlığa ölüm ötesi yaşam gerçeklerini ve hakikatleri olan Allah’ı bildirmiş olan o yüce zatın amacı değildir insanların gelip geçici, farklı bölgelerde ve devirlerde değişen dünyevi yaşamsal kaygıları…

Allahkulu ve rasûlü”, ne süper bir tarikat şeyhi ya da bir cemaat lideri veya bir imamefendi, ne süper bir ilahiyatçı veya bir dinadamı; ne tanrının peygamberi, ne elçisi, ne süper bir devlet adamı veya bir asker ve ne de başka bir şey değildir! Bunların hiçbirisinin dinde, abdiyet ve risalet işlevi yanında değeri, anlamı yoktur!

İman sahiplerinden istenen, hayali imajlara değil, onun sadece ve sadece abd ve rasûl oluşuna şahadet etmemizdir! Kelime-i şahadet bunun formülüdür!

İman sahiplerinden istenen hayali imajlara değil, onun sadece ve sadece abd ve rasûl oluşuna şahadet etmemizdir! Kelime-i şahadet bunun formülüdür! Bu öneminden dolayı bu konunun üzerinde ne kadar dursak azdır.

Taklidi doğum günü törenleriyle değil; Allah Rasûlü bilinç evimize yeniden doğarsa eğer, şahadet edebiliriz ancak onun “abduhu ve rasûlühu” oluşuna!..

Aksi halde, “ona aşığım, onu seviyorum” deyip de, karşılaştığında onu tanıyamadan geçip gitmek var maazallah; sırf kafandaki gerçek dışı hayal yüzünden!

Öyleyse, Rasûlullah ile aramıza giren hiçbir şeye aldanmayalım! Zihnimizi arındıralım! Anlayışımızı yenileyelim! Bilincimize, idrakimize yeniden doğsun Allah Rasûlü… O’na yönelelim! Şahadet edelim, onun “abduhu ve rasûlühu” oluşuna!..

Bu şahadettir İslâm’a erdiren kişiyi. İlk lazım olandır kelime-i şahadet. “Abd ve rasûl” oluşuna şahadet ile başlar İslâm’ın idraki; ve işte ancak o zaman, “Rasûlün” hakikatinin tanınması ile İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlayışı gerçekleşir! Aradaki perdelerin kalkmasıyla!

Allah bize o muhteşem zatı değerlendirmeyi ve hizmetiyle şereflenmeyi nasip etsin.

Ahmed Bâki
www.yorumsuzblog.net.tc
http://ahmedbaki.com

İlgili sayfalar:
Rasûlullah bugün yaşasaydı (2)
Rasûlullah bugün yaşasaydı (1)

Reklamlar

8 Responses to “» Rasûlullah bugün yaşasaydı (3)”


  1. 1 Sacred Heart 29 Nisan 2007, 4:27

    Resülullah bugün yaşasaydı ilmi anlayışı kadar, o ilimden kaynaklanan yaşamıyla da herkese örnek davranışlar içinde olurdu.

    Kıyamet halen kopmadığına göre nübüvveti de bizi risaleti kadar bağlayıcıdır. Yanlış hatırlamıyorsam, kabirde de “nebin kim?” diye sorulacak, “Resulün kim?” diye değil… Önümüzdeki ilk aşama da kabirdir.

    O sadece Allah’ın Resülü değil, aynı zamanda Allah’ın Nebi idi. O’nun Abd (kul) oluşu, hem ilmi açıdan hem fiili açıdandır kanımca.

    Geçenlerde bir yerde okumuştum, şöyle yazıyordu:

    Eğer din ilim öğrenmekten ibaret olsaydı, Allah insanlar yerine bilgisayarları ve robotları yaratırdı ve onlar bu açıdan bizden daha güzel kulluk ederlerdi, bize gerek kalmazdı. Dolayısıyla açıklanan ilim kadar O ilmin yaşamına da önem verilmelidir ve bu yaşam şekli anlaşılabilecek şekilde ayrıntılı örneklenmelidir. Çünkü inanan insanların pek çoğu bu muhteşem ilmi nasıl yaşayacakları konusunda bocalıyorlar. Herhalde ilmin yaşamı sadece tv izlemek, bilgisayar kullanmak, internete girmek, bilim ve teknolojiyle haşır neşir olmaktan ibaret olmazdı. İlim öğrenmek adına bunlar birer fiil ve kulluk sayılabilir belki, ama o ilmi öğrendikten sonra kişi ne yapardı? Kişisel düşünceme göre O’nu anlatan yazılarda ve söylemlerde ya ilim var, yaşamsal model yok; ya yaşamsal model var, kaynağı olması gereken ilim yok.. Hepsi bir araya getirilse ne kadar muhteşem bir Hazreti Muhammed tarifi olurdu.

    Eğer konu sadece bilmekten ibaret olsaydı, bir melek olarak Cebrail de doğrudan bize elçilik edebilirdi, “içimizden biri” resül seçilmezdi. Bizim gibi bir insanın seçilmesindeki gaye düşünülürse, ilmin yaşamı da çok önem kazanır. Bu yaşam şekli de nübüvvet hükümleri olarak bildirilmiştir kanımca.

    Bilinç, ruh ve beden birbirinden ayrılmaz bir bütünse, ilim noktasında takılmak doğru olmaz. Resülullah kendini ilmin şehri olarak vasıflandırmıştır, fakat içinde yaşadığı toplum da O’nu Muhammed-ül Emin olarak vasıflandırmıştır. Bu da nübüvvet ahlakını en güzel şekilde özetleyen ve tanımlayan vasıftır. O’nunla ilgili yazılanların her iki ayağı da (risalet ve nübüvvet) unutulmamalıdır, yoksa ortaya aksak bir anlayış çıkar.

    Genel olarak O’nun ilmi anlayışını çok güzel derleyip toplayan bir yazı olmuş, kutlarım!

  2. 2 Hasan BELEK 29 Nisan 2007, 1:20

    Merhaba,
    Rasül, bir tanrı tarafından seçilmez. ‘O’Allah sistemi içinde var olur. Yolu kolaylaştırılır. Muhammet as. Abt ve rasül olduğuna şahitim. Yazı için Ahmet Baki bey’e çok teşekkür ederim. Herkese selam ve sevgilerimle…

  3. 3 Sabah 29 Nisan 2007, 2:43

    Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’in Abduhu ve Rasuluhu olduğuna iman ettim, iman ettiğimi ikrar ettim. Allah O’nun abduhu ve rasuluhu oluşuna şahit olanların(?) mertebesine beni de eriştirsin dilerim!

  4. 4 Sabah 29 Nisan 2007, 3:31

    Sacred Heart, Ahmed Hulusi’nin “Tecelliyat” adlı eseri Muhammedi ahlakı basettiğiniz iki yön açısından da örnekleyerek çok güzel anlatıyor. İlmi nasıl yaşayacağı konusunda bocalayanlara ışık tutması ve örnek teşgil etmesi açısından okunabilir.

  5. 5 teyze 29 Nisan 2007, 6:33

    Allah’ın kulu ve rasulüne iman ettim.

    Muhammediyi anlamaya çalışıyorum

    Şükürler olsun tanıtana,

    Çok sözümün hatalarla dolacağını bildiğim için Allahın rasulü ne dilemişse onları dilerim nelerden sığınmışsa onlardan sığınırım.

  6. 6 özlem 30 Nisan 2007, 7:48

    Sevgiili dostlar;
    Bu satırları okuyanların vebali bu öğretiyi kaynağını göstererek karınca kararınca çevresi ile paylaşmak olsa gerek;
    “Rabbinin yoluna hikmetle ve tatlı dille, güzel öğütlerle davet et, onlarla en güzel olan suretle mücadele et…” (Nahl 16/125)
    “Rasulullah Bugün Yaşasaydı” insanları nasıl DAVET eder di acaba?.. saygılarımla

  7. 7 Hasan BELEK 1 Mayıs 2007, 1:34

    Merhaba,
    Rasululah, bu gün yaşasaydı diye bir şey olması mümkün değil, O o zamanki astrolojik şartlarda oluşmuş, hasıl olmuşdur. Ve özünden açığa çıkanlar, evrensel öz olan ile aynı adalet, hakk doğrultusunda olduğu için, bu günde olsa o günde olsa hep aynısı açığa çıkardı(bilgi). Bu günde, bazı çok az kişilerde olsa, risalet kaynağından bilgi alabilenler vardır, bu zat veya zat lar O’nun mirasçılarıdır.

    Allah ın halifesi olmak kolay bir iş değil tabi, insanda birşeylerin açığa çıkması için, çok negatif yonga düşürmesi gerekiyor. Allah adaleti, yarattığı her kuluna ve herşeye (makrodan mikroya) yaşam hakkı tanımasıdır. ‘O’ismi Allah olan, yarattığı her şeye(makrodan mikroya) kendi özünden vermiştir, hepsi de bilincli ve şuurludur. Bu durumda, ‘O’nun özünü taşıyan varlık, ‘O’nun doğrultusunda oluşur, gelişir ve değişir. Öyleyse, arayan bulur mantığıyla, her kuş alayıyla uçar mantığıyla, kul insan da, Allah tan olan herşeye, saygıyla ve sevgiyle davranması gerekir bu da kul adaleti olsa gerek. Rasulullah bugün yaşasaydı, bu yeni dünya düzeninde, tekneloji çağında, deccalın elindekilerine karşılık onun da elinde bir şeyler olurdu ve insanları, Rabbinin yoluna tatlı dille davet ederdi.
    Selam, sevgi ve saygılarımla…

  8. 8 EyuB 5 Mayıs 2007, 1:32

    Selam!
    Umarım Hz.Resulullah bu gün yaşamıyormuş gibi algılanmaz!…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: