» Rasûlullah bugün yaşasaydı (2)

1. Yazı

Allah Rasûlü’nü, elbette her akıl sahibi kendi varoluş amacına göre değerlendirecek ve sonuçta da, aynı amaç üzere varolanlarla birlikte yerini alacak…

Gökteki tanrının seçtiği ve kendisine gönderdiği mesajları yerdeki insanlara ulaştıran bir “elçi” gibi tasvir edenler var onu…

Tanrı ile herkesten farklı ilişkisi olan, seçilmiş “peygamber” gibi tasvir edenler var…

Sihir veya büyüyle gaybdan tuhaf haberler veren “kâhin” gibi görenler var…

Maddeden öte birşeyin ve dolayısıyla tanrının var olmadığını savunarak, onun kendi düşüncelerini tanrıdan almış gibi söylediğini iddia eden anlayışı kıtlar var…

Devlet reisi, hükûmet başkanı gibi, sanki din devleti kurup saltanat yaşamak için gelmiş gibi tahayyül edenler var… Etrafına emirler yağdıran, düşmanlarını dize getiren savaşçı komutan gibi hayal edenler var…

Hoca, ermiş, ya da dinadamı edasıyla sarık cüppeyle minderde oturup el öptüren; etrafına taraftar toplamaya çalışan ve onlar tarafından yüceltilmeyi isteyen tarikat şeyh efendisi, cemaat lideri gibi hayal edenler var…

Tüm bunları geride bıraktığını düşünüp; tatlı dilli, güler yüzlü, güzel ahlâk derneğinin kurucusu gibi hayal edenler var!

Hani Türkmenoğlu Yunus’un, “Ya-ra-dan-dan ö-tü-rü”, demesine rağmen, perdelilerin hâlâ onun “yaradılmışları hoşgörmesinden” bahsetmesi gibi…

Neden böyle?

Çünkü çocuk yaşlarda yetiştikleri çevrenin şartlandırdığı anlayıştan arınıp, yeni bilgiler edinerek; ve edindikleri o yeni bilgiler ışığında gerçekçi bir şekilde konuyu düşünerek değerlendirmeye çalışmıyorlar…Ne yaman bir çelişki bu!Hem Hazreti Muhammed hakkındaki yanlış varsayımlardan kurtulmak için çabaladığınızı varsayarak “bugün aramızda olsaydı acaba nasıl yaşardı” diye konuya yaklaşacaksınız… Sonra da kalkıp, daha işin başında “elçilik”, “peygamberlik”, “postacılık”, “komutanlık”, “devlet reisliği”, vs. gibi yakıştırmalarla onun gerçek işlevi olan “risâletin” ve “nübüvvetin” anlamlarını örteceksiniz!..

Rasûlü olduğu Allah’ı dillendiren Zat” oluşunu bir yana bırakıp; kendi yargılarınıza göre tasavvur ettiğiniz, hayalinizin ürünü “imajların” içerisine sığdırdığınız kişilikle, ne Allah Rasûlü’nü, ne de öğretisini doğru anlayamazsınız!

Biliniz ki, “Allah Rasûlü” kavramının ne olduğunu idrak etmeden, olayın “İSMİNE” iman etmek, size hiçbir şey kazandırmaz!

O eşsiz zata olan tüm yönelimler, “Allah Rasûllüğü” kavramının ne olduğunu farkedip, kavrayıp, ondan sonra bu kavrama iman etmeden oluşmuşsa, ya “tanrı” tasavvurunun, ya da sınırlı anlayışın sonucudur!

O eşsiz Zata olan tüm yönelimler, “Allah Rasûllüğü” kavramının ne olduğunu farkedip, kavrayıp, ondan sonra bu kavrama iman etmeden oluşmuşsa, bu yönelişiniz ya “tanrı” tasavvurunun, ya da sınırlı bir anlayışın sonucudur! Açık ve net gerçek budur!

İstediğiniz kadar kendi ölçütlerinizle “sevgili peygamberimiz” diyerek övün; onun “Allah Rasûlü” oluşunun ne demek olduğunu kavrayıp buna iman etmediğiniz sürece, sistem ve “sünnetullah” gerçeklerinden habersiz olarak geçip gidersiniz bu dünyadan!

Biz, dinadamlarının veya kendini aydın diye tanımlayanların, Kur’an’ın orijinal açıklamalarıyla bağdaşmayan, sonradan yakıştırılmış bu çeşit “elçi”, “peygamber”, “mesaj getirici”, “postacı” türünden “tanrı ile yakın ilişkide olduğu vurgulanan kişi” masallarına katılmadığımız gibi; insanlarla iyi ahlak ve sosyal dayanışma içinde bir “yönetici”, “devlet adamı”, “dinadamı” türünden masallara da katılmıyor; Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ı “son Nebi” ve “Allah Rasûlü” olma vasıflarıyla, dolayısıyla ortaya koyduğu “Nübüvvet” ve “Risalet”, yani “Nebilik” ve “Rasûllük” kemâlatıyla anlamaya ve değerlendirmeye çalışıyoruz.

Ben peygamber, elçi diyorum ama rasûllüğünü kastediyorum” safsatalarını geçiniz! Lokma yutulmadan vücuda şifası hâsıl olmaz! “RASÛL” veya “NEBΔliğin ne demek olduğunu kavramış olan, zaten artık “peygamber” kelimesini kullanmaz, çünkü bu tamamen saptırıcı anlam taşıyan bir yakıştırmadır!

Bilelim ki, “Rasûllük” işlevinin ne olduğunu, Kur’an-ı Kerim’de olmayan, sonradan icadedilmiş ve yüzyıllar boyu birikmiş yanlış yorumların sonucu olarak çizilen imaj ve tanımlarla değil; sadece ve sadece, bilincimizde gerekli açılım ve yenilenmeyi yaşayabilirsek farkedip değerlendirebiliriz!

Allah” ismiyle işaret edilene ve “Rasûlü’ne” iman hakikatte bir bütündür, ayrılmazlar ve başka hiçbir şeye benzetilemezler!

Ve dahi…

“ALLAH”a iman ancak ve sadece “Allah Rasullüğünün” ne olduğu anlaşıldıktan sonra kavranabilir!

Allah adıyla işaret edilenin ne olduğunu, “Allah Rasûllüğünün” ne olduğunu anlamadan farkedemezsiniz!Peygamberlik”, kişiye dıştan, yukarıdan, öteden “indirilen”, “getiren-götüren” ilişkisi, sonuçta bir mekânsallık ihtiva eden, ikilik anlayışı barındıran bir tanımlamadır. Her ne olursa olsun, “tanrı” ve “ötekiler” düşüncesini oluşturur insana… İnsan ve ötesinde bir tanrı! Rasûllük” işlevinde ise, kişinin Hakikati olan mutlak varlığın dilediği ilmi (esmâ mertebesi), onun şuurunda açığa çıkarması ve ondan dillendirmesi yatar! “İrsal” dilimizdeki bugünkü karşılığıyla “açığa çıkarma, algılama boyutuna getirme” anlamındadır.Gerçekte her birim “irsâl” olmuştur ve olmaktadır. “Ene beşerün misliküm” (ben de sizin misliniz bir beşerim) âyetini hatırlayın! Muhammed (aleyhisselam) ise, barındırdığı muhteşem kemâlat dolayısıyla tüm birimlerden farklı olarak “âlemlere rahmet” olarak açığa çıkarılmıştır!Anlatılanları düşünme, değerlendirme kapasitesi olmayan kıt anlayışlılar, tanrı ortadan kalkınca, “öyle ise, Kur’ân, Hazreti Muhammed tarafından mı yazılmıştır?” diye soruyor!

“Cibrîl” dahi, tüm varlıkta yaygın olan “Allah” adıyla işaret edilenin ilim özelliğinin birimde açığa çıkmasını, yani risalet ve nübüvvet işlevinin vahyinin oluşmasını sağlayan ilahi kuvvenin (meleğin) adıdır. Tüm varlıkta yaygın olan, gerçekte hepimizin varlığında mevcut olan bu kuvve, sadece Rasûl ve Nebîlerde açığa çıkar. Diğerlerinde kapalı kalır.

Muhammed”, bilinç veya şuur olarak açığa çıkmış bir birimin adıdır. Oysa, o yüce Zatın hakikati, âlemlerin rabbi olan “Rabbülâlemiyn”dir… “Allahadıyla işaret edilenin, esma mertebesindeki ilminin, “tenezzül” yollu “inzâli”yle o Zatın bilincinde açığa çıkan ilim söz konusudur, ki bu olay “vahiy” diye anlatılmıştır. Yani, gökten inen bir ciltli kitap veya sayfa veya bunu getiren bir aracı müstakil varlık sözkonusu değildir!

Cibrîl” dahi, tüm varlıkta yaygın olan “Allah” adıyla işaret edilenin ilim özelliğinin birimde açığa çıkmasını, yani risalet ve nübüvvet işlevinin vahyinin oluşmasını sağlayan ilahi kuvvenin (meleğin) adıdır. Tüm varlıkta yaygın olan, gerçekte hepimizin varlığında mevcut olan bu kuvve, sadece Rasûl ve Nebîlerde açığa çıkar. Diğerlerinde kapalı kalır.

Sözün kısası, “Rasûl” dışardan, yukarıdan bir aracı vasıtasıyla tanrının kendisine bilgi indirdiği kişi değildir!

“Allah Rasûllüğünün” ne anlama geldiğini anlayıp, o yüce zatı “Allah Rasûlü” olarak kabul etmedikçe, bu adımı atmaya inat ettiğiniz ya da bunu başaramadığınız sürece, kesinlikle bilin ki “tanrı” mevhumunuzdan arınamaz; dolayısıyla, ne Kuran’da işaret edilenleri, ne “Allah” ismiyle işaret edileni, ne de yaşadığımız sistemi, “sünnetullahı” çözemez, kavrayamazsınız!Eğer İslâm’ı bize bildiren hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın neyi, ne için bildirdiğini ve hangi yöntemlerle açıkladığını değerlendirmek ise amacımız, vurguladığımız “Rasûllük” işleviyle yönelebilmenin önemini “içeriğiyle” kavrayabilmek —ezbere veya taraftarlık olarak değil— son derece hayati öneme sahiptir ve bu, o eşsiz Zata doğru yönelebilmenin ön koşuludur. Elbette, bu gaye üzere varolmuşlar için böyle; herkes için değil…Rasûllük” işlevinin ne olup ne olmadığını anladıktan sonra yapılacak iş ise, tatlı hayaller kurmayı bırakıp, “Hazreti Muhammed ismiyle bildiğimiz o zat, tarihte bir zamanlar değil de bugün aramızda tıpkı risâleti öncesindeki gibi bir toplum içinde yaşasaydı” sorgulamasını yapabilmektir… Çünkü açıkladığı evrensel hükümler bizim için geçerlidir ve işaret ettikleri, her daim kendimiz yaşayabilelim diye bildirilmişlerdir!

Bakınız, şu inceliği asla hatırımızdan çıkarmamalıyız: ALLAH Rasûlü’nü, yani, “rasûlü olduğu, özündeki Allah’ı dillendiren” zatı, ötedeki bir tanrı, “peygamberi” veya “elçisi” olsun diye bu tür bir göreve atamadı!

Tanrı tarafından seçilmiş”, “kendisine görev verilmiş”, “elçilik yapmış” türünden bütün yakıştırmalar bu devrin masallarıdır, hepsi “yukarıdaki tanrı” hayalinin ürünleridir! Ne öyle bir tanrı vardır, ne de postacısı veya hoparlörü! O, yaptıklarını, ötedeki bir tanrıyla ilişkisinden dolayı, o tanrıdan korkusundan veya karşılığında mükâfat beklediğinden dolayı yapmadı!.. Çünkü o, “Allah Rasûlü” idi ve ortaya koydukları rasûllüğünün “gereği ve sonucu” idi…

Bugün azıcık da olsa maneviyatla ilgilenen insanlar şunları biliyor ve dile getiriyorlar:

“Evrendeki oluşumlara yön veren güç kendi özümüzdedir. Bizim evrenle olan ilişkimiz sadece bir radyo alıcısı gibi değildir. Karşılaştığımız olayları yaşarken, aynı zamanda, yaptıklarımızla olacaklara da yön vermiş oluruz! Sürekli bir “feedback” sözkonusudur. Yani, aynı zamanda bir verici gibiyiz; sadece başımıza gelen olayları yaşamaz, bizden çıkanlarla da sayısız oluşuma kaynaklık ederiz.”

Böyle bir gerçeği “kendisi için” düşünebilen beyinler, nasıl olur da bu ilmi insanlığa açan “Allah Rasûlü” için en azından böyle bir gerçeklik noktasından yola çıkmaz da, olmadık tanrısal ilişki hayalleri kurarlar?

Çok dikkatli düşünün! Acaba en azından, evrenle insan ilişkisinin radyo alıcısı gibi olmadığı benzetmesiyle anlatılmak istenen “evrensel bütünlük” gerçeğini hesaba katarsak, ALLAH ismiyle işaret edilenin ne olduğunu ve yürürlükteki sistem ve düzenini dillendiren “Allah rasûllüğü” işleviyle ilgili olarak hangi sonuçlarla yüzleşiriz?

Ya etrafımıza bakıp bunu çok çok iyi düşünecek ve sonuçlarını değerlendireceğiz; ya da tanrıdan aldığı mesajları insanlara ileten “elçi peygamber” uyutmacasıyla daha uzun yıllar “radyo alıcılığı” görevi hayaliyle devam edeceğiz!..

Ahmed Bâki
www.yorumsuzblog.net.tc
http://ahmedbaki.com

Reklamlar

1 Response to “» Rasûlullah bugün yaşasaydı (2)”


  1. 1 kaygusuz 24 Nisan 2007, 10:31

    Ahmed Baki Bey,

    Birkaç gün önce bir gurup arkadaşımla peygamber konusunda davetli oldukları bir tanıtıma gideceklerken onlara peygamber kelimesinin doğru bir kullanım olmadığını söyledim. Hemen karşı çıktılar, tabi ben de tam bir açıklama yapamadım fakat, resul ve nebiliğin doğru tanım olduğunu söyledim. Bir süre konuyu tartıştık ve ayrıldık.
    Bugün yazınızı okudum ve hemen onlarada e-mail’le gönderdim.
    O zaman izah edemediğim bütün açıklamalar yazınızda mevcut.

    Teşekkür eder, esenlikler dilerim …


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: