» Rasûlullah bugün yaşasaydı

Zamanın işaretleri, insan bilinçlerinin önemli bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.İnanan herkesin artık şu ciddi sorgulamayı yapması gerekir:

Ben, hakikatim olan, esma özellikleriyle sonsuz sınırsız ve AHAD “Allah’a mı iman ediyorum”; yoksa sınırlı olan, en azından benimle arasında ayırım olan, “insanlardan ayrı”, “ötemdeki bir tanrıyı mı tasavvur ediyorum”?

Bu iki farklı inanç, sonucu itibariyle birbirine tamamen zıt iki yoldur!

DİN’i anlamada reform, inanan insanların samimi olarak bu sorgulamayı yapabilmesiyle başlar…

Eğer iman ettiğiniz, hakikatiniz olan “Allah” adıyla işaret edilen ise, o zaman “ötedeki tanrı” inancına dayalı olarak, toplumsal şartlanmalarla bugüne dek oluşmuş ve birikmiş bütün kutsallarınızı terketmek ve inanç sisteminizi, anlayışınızı bu bakışla yeni baştan gözden geçirerek, yenilemek zorundasınız!

Eğer iman ettiğiniz, hakikatiniz olan “Allah” adıyla işaret edilen ise, o zaman “ötedeki tanrı” inancına dayalı olarak, toplumsal şartlanmalarla bugüne dek oluşmuş ve birikmiş bütün kutsallarınızı terketmek ve inanç sisteminizi, anlayışınızı bu bakışla yeni baştan gözden geçirerek, yenilemek zorundasınız!

İkinci önemli nokta…

Eğer, ne olduğu belli olmayan bir tanrıya değil, Kur’an’da tarif edilen ismi “Allah” olana inanıyorum (ametü bi-llahi), diyorsanız; o takdirde, Allah ismiyle işaret edilenin sınırsız tek AHAD ve SAMED oluşunu bize bildiren Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın “Allah Rasûllüğünü” kabul ediyorsunuz demektir…

Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın “Allah Rasûlü” oluşunu kabul etmek demek, onun, ötesindeki, dışındaki bir tanrıdan aldığı mesajları değil, kendi hakikatindeki Allah ismiyle işaret edilene ait özellikleri —varedicisi, aslı, hakikati olan Allah’a ait hükümleri— dillendirdiğini; Allah sistem ve düzenini vahiy yollu “oku”yup bize bildirdiğini de kabul etmek demektir…

Bu durumda şu gerçek ortaya çıkar:

Allah ismiyle Kur’an’da bildirilenin, esmasıyla sınırsız tek bütün, AHAD ve SAMED oluşuna iman etmek, nasıl ki “ötemizdeki tanrı” varsayımı üzerine bina edilmiş bulunan bütün kutsallarınızı, —adına Müslümanlık dahi deseniz— “ötedeki tanrı” yanılgısı üzerine bina edilmiş tüm şartlanmalarınızı terketmeyi gerektiriyorsa… Nasıl ki “Allah’ı bilme” yanında toplumsal şartlanmalardan oluşmuş inanç biçimlerinin hiçbir hükmü kalmıyorsa…

Aynı paralelde, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın “Allah Rasûlü” oluşuna iman etmek de, onun hakkındaki, “tanrı ile insanlar arasında” görevli bir “elçi“, bir “peygamber“, bir “haber taşıyıcı”, “mesaj iletici” veya “aracı” türünden yerleşmiş tüm yanlış tasavvur ve tanımlamaları terketmeyi; ve bu tür kabuller üzerine bina edilmiş bakış ve anlayışları kökten değiştirmeyi zorunlu hale getirir!

Gökte, uzayın derinliklerinde bir tanrı varolmadığına ve de sözkonusu olamayacağına göre…

O tanrının insanlara emirler yağdırması ve onları teste tabi tutması varsayımı… O tanrının göndermesiyle gökten yere doğru sayfalar halinde kitaplar inmesi varsayımı… O tanrının yanından galaksiler arası mesafeleri katederek uçup gelen herkesin göremediği kanatlı meleklerin, galaksi içinde toz tanesi kadar dahi yeri görünmeyen dünya gezegeni üzerinden bir seçilmişe mesaj taşıması varsayımı… O tanrının gönderdiği herkesin göremediği mesajları alıp okuyup, sonra da gelen emirleri çevresindekilere duyurmakla, “elçilik”, “postacılık”, “peygamberlik” türünden bir takım görevleri yerine getirenlerin olduğu varsayımı… Ve bu türden tüm kabuller tamamen hayalidir, boştur; yüzyıllar öncesinin mecazlarının işaretlerinin güncel verilerle yorumlanamaması; bu yüzden de birebir aynı gerçek sanılmasından başka birşey değildir! Bu tür yakıştırmalar, Allah Rasûllüğü işlevini yerine getiren eşsiz zat son Nebi Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) için aklı başında ilim sahibi hiç kimse tarafından kullanılmaz! O yüce zatı, bu tanımlamalarla kayıtlamada ısrar, büyük cehalettir!

Hakikat şu ki, “…tutan eli, işiten kulağı, söyleyen dili olurum” şeklindeki hadis-i kudsi’deki vurgunun aydınlattığı gerçek üzere, “risalet” kelimesiyle işaret edilen işlev, birimin hakikatinden bilincine doğru inzal olanı (açığa çıkanı) dillendirişidir!

Hakikat şu ki, “…tutan eli, işiten kulağı, söyleyen dili olurum” şeklindeki hadis-i kudsi’deki vurgunun aydınlattığı gerçek üzere, “risalet” kelimesiyle işaret edilen işlev, birimin hakikatinden bilincine doğru inzal olanı (açığa çıkanı) dillendirişidir! Özünde olanı ortaya çıkarıştır, ortaya koyuştur, kelâma ve fiile getiriştir risâlet! Özden varlığa, orijininden zahirine, esmasından efaline”, hülâsa Muhyiddin-î Arabi hazretlerinin en yalın haliyle ifade ettiği gibi, “kendinden kendine”… İşte bu esastan dolayı, Allah’ın “kelimesi” olma (kelimullah) tabiriyle de işaret edilmiştir “rasûllük” işlevine…

Kur’an’daki tanıma dayalı olarak “Allah ve Rasûlü’ne iman”, toplumsal şartlanmalarla kabullenilmiş anlayışları terkedişle ve yaşama bakışı yeni baştan ele alarak düzenlemeyle yaşanan, bir bilinçlenme sürecini başlatır. Böyle bir “yenilenme” sürecinin yaşanmadığı yerde, tahkiki imandan sözedilemez!

“Allah” ismi yanısıra “Allah Rasûllüğü” işleviyle neye işaret edildiğini bilmeyenin, “Allah’a ve Rasûlü’ne” imanı olmayanın “Müslümanlık” iddiası, basit bir “taraftarlıktan” öteye geçmez! Allah’a ve Rasûlü’ne imana dayalı olmayan Müslümanlık iddiasının ve taraftarlığının, işin hakikati yerine taklidiyle kendini avutmaktan başka hiçbir getirisi olmaz!

Kur’an’a ve Rasûlullah öğretisine göre, asıl olan, şekil veya taraftarlık değil, “İMAN”dır! İşaret ettikleri anlamlar kavranarak “Allah” ve “Rasûlü’ne” iman etmek, şartlanma yollu kabul edilen tanrı varsayımı üzerine bina edilmiş tüm inanç ve anlayışların da yıkılma sürecini başlatır…

Rasûllük işlevinin karşılığıymış gibi kullanılan farklı terimlerin, aslını ifade edemeyeceği hususunu böylece kavrayabildiysek eğer, şimdi başlıkta işaret edilen esas konumuza girebiliriz.

Önce önemli bir hatırlatma!

“Bugün görebildiğim kadarıyla, bizim ilk defa açıkladığımız değerlendirmeler ve bakış açıları, “DİN”e en tutucu ve şekilci yaklaşanlardan, en aydın görünenlere kadar, hemen her çevrede, yer almaya başladı; her ne kadar o görüşün altındaki imzadan söz edilmese de…”

2000 yılında yayınlan Mesajlar kitabının önsözünde Üstad Ahmed Hulûsi, son günlerde sıklıkla karşılaştığımız bazı gelişmelere bu sözleriyle değinmişti ve ayrıca şu ifadelere de yer vermişti:

“Dini kabullenmek, ya “gökte tanrı” ve onun yolladığı postacı-elçi peygamber ve fermannamesi kitap anlayışına ve temeline göre yapılandırılır; ya da Kur’ân’ın açıkladığı “ALLAH”, “RASUL”, ve buna dayalı, sistemi açıklayan “KİTAP”, anlayışıyla olay değerlendirilip; her konu bu anlayışa göre yerli yerine oturtulur.

“DİN”, “gökte tanrı var yerde postacı – elçi peygamberi” kabulüne dayalı şekilde ele alınıp; sorunlara lokalize çözümler arayışı ile “anlayış reformuna” çalışılırsa, kesinlikle bilelim ki, ortaya çıkan ucube, hiç bir aklı başında insan tarafından üzerinde düşünülmeye tartışılmaya değer bulunmayacaktır!.

Kur’ânın RUHU” esas alınmadan ortaya konulacak bütün yaklaşımlar, “göktanrı”nın fermannamesine kelime ve harf bazında şekilci ve mantık-akıl dışı yaklaşımlar getirecektir. Bu da bazı akılsızların, “iman akılsızca yaklaşımdır” (!?) savına pâye vermekten başka bir şey sağlamayacaktır.”

Yaşadığımız dünyayı okuyamayan, modern bilimin açılımlarını algılayamayan, günün gerisinde kalmış kişilerin, —dinadamı veya aydın diye tanımlansın, farketmez,— “din” diye ortaya koydukları ve tartışma konusu ettikleri şey, insanların veya toplumların “Müslümanlığının” yargılanmasının ötesine geçemese de, konulara “düşünce” esaslı yaklaşmayı isteyen bazı çevrelerde, yukarıdaki tespitlerin ışığında son zamanlarda yapılan sorgulamaları internetten izliyoruz. Bu konularda da bizi önemli açılımlara yönlendirebilecek sorulardan birisi şudur:

Hazreti Muhammed, 1400 küsur yıl önce değil bugün yaşasaydı?..”

Bu konuya değinenler, olaya “peygamber bugün yaşasaydı” diye yaklaşıyor ve dolayısıyla çıkış noktasından, çok önemli bir “yanlışı” esas alıyorlar.

Bu konuya değinenler, olaya “peygamber bugün yaşasaydı” diye yaklaşıyor ve dolayısıyla çıkış noktasından, çok önemli bir “yanlışı” esas alıyorlar.

Allah Rasûlü’ne “peygamberlik”, “elçilik” veya benzeri tür kelimelerle tanımlanan bir ünvan veya mertebe vererek yaklaşmak, her ne kadar bir yüceltme zannedilse de, yukarıdaki değerlendirmelerimizden de görüleceği üzere, o yüce zatın son Nebi ve Rasûl oluşunun anlamları yanında aslında büyük bir hatadır! Tıpkı, ALLAH ismiyle işaret edilene “tanrılık” pâyesi vermenin, O’nu yüceltme olduğunun zannedilmesi gibi…

Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) tasavvurundaki hatalardan sıyrılma yolunda öncelikle, ona giydirilmeye çalışılan “peygamberlik”, “elçilik” türünden mevhumlardan zihnin arınabilmesi gerekir!

Bu tür asıl olmayan kılıflar içerisine sığdırmaya çalıştığınız sürece, Allah Rasûlü’ne ve Rasûllük işlevine yönelemezsiniz ve onu, sizin görmeyi istediğiniz, kendi yargılarınıza göre kıymet verdiğiniz bir “imajın” içine sokmaktan kurtulamazsınız!

Nasıl ki, “ALLAH” ismiyle işaret edilen, hiçbir şeye benzetilemez ise; “Rasûllük” işlevinin de eşi, dengi yoktur ve başka hiçbir işlevle eş tutamazsınız, hiçbir tanım ona işaret etmeye yeterli olmaz! Tıpkı “tanrılık” görevini veya işlevini yerine getiren bir varlık sözkonusu olmadığı gibi; “peygamberlik”, “elçilik”, “aracılık” diye tasavvur edilen, ötesindeki tanrıyla ilişkilendirilmiş türden görevlerin hiçbirini yerine getiren bir insan da asla varolmamıştır. (Akli dengesizlikler konumuz dışında!) Çünkü, Allah ismiyle işaret edilen mânâ buna mânidir!

Bunu da anlatabildiysek, şimdi gelelim sorunun sorulması gereken doğru şekline.

“Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) 1400 küsur yıl önce değil, bugün yani mesela 1950’lerde, aramızda doğup, büyüyüp, risalet ve nübüvvet görevi alsaydı?..”

Bunu düşünmek ve konuya böylece bakmak gerekir.

Evet, şimdi yazımızın esas konusuna gelebiliriz:

Rasûlullah 1400 yıl önce değil bugün dünyaya gelmiş olsaydı ve bugün yaşasaydı… Türkiye’de veya Avrupa’da veya Amerika’da… İslâm’ı nasıl anlatırdı? Gene 1400 yıl önceki, kabilesindekilere anlattığı gibi mi? Bunu iyi düşünmek gerek…

Rasûlullah 1400 yıl önce değil bugün dünyaya gelmiş olsaydı ve bugün yaşasaydı… Türkiye’de veya Avrupa’da veya Amerika’da… İslâm’ı nasıl anlatırdı? Gene 1400 yıl önceki, kabilesindekilere anlattığı gibi mi? Bunu iyi düşünmek gerek… (A.H.)

DİN gerçeğinin aslının anlaşılabilmesi yolunda, insan için hayatî, hatta “ebedi” önemi haiz bazı gerçeklerin farkedilebilmesi yolunda zamanımızda yapılması gerekli son derece önemli bir sorgulama bu… Tâbi gerçekçi düşünen beyinler için ve tâbi herşeyden önce konuya doğru noktadan yaklaşarak…

Aramızda doğmuş biri olarak nasıl yaşayacaktı? Teknolojiyle ve modern yaşamla ilgili şeylere yaklaşımı nasıl olacaktı? Örneğin, bisiklete binmeye şeytanarabası diye mi yaklaşacaktı? Televizyonsuz evde mi yetişecekti? Elektrik Hıristiyan buluşudur deyip kullanmayacak mıydı? Bilgisayar kullanmayacak mıydı?

Burada gözden kaçmaması gereken önemli bir incelik var!

Bugün “Müslüman toplum kuralları” diye tanımlanan kurallar 1400 küsur yıl önce henüz gelmiş olmadığı için, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) geldiği toplumun, yani Müslüman olmayan ancak tanrılara putlara tapınan bir toplumun örf ve âdeti içinde yetişti!“Rasûlullah (aleyhisselâm) bugün yaşasaydı” sorgulamasını yaparken bu gerçeği hesaba katmak gerekir.

Buna göre, o tarihlerde gelmemiş olan Rasûlullah (aleyhisselâm) bugün de geldiğinde Hıristiyan veya putperest bir topluluk içinde; “Müslüman toplum kuralları” olmayan bir çevrede büyümüş olacaktı; işte bu gerçeği bugüne uyarlamamız gerekir…

O eşsiz Zat Allah Rasûlü’nün yerine getirdiği işlevi, neyi, ne için bildirdiğini, insanlığa nasıl bir ufuk açtığını, neler getirdiğini, amaç ve hedeflerinin neler olduğunu doğru değerlendirebilmek için, Rasûlullah (aleyhisselâm) 14 asır önce bildirilenler üzerine oluşmuş ortamda yaşasaydı değil, 14 asrın öncesindeki gibi, o gün içine geldiği ortam gibi, bugün varolan, ama “Müslüman toplum kuralları” olmayan bir ortam içinde yaşasaydı değerlendirmesini esas almalıyız!

Şimdi, “OKU” hitabıyla başlamak üzere, insanlığa kendi gerçeğini ve geleceğe hazırlanma sistemini açıklayan Kur’an-ı Kerim’i 23 yıllık bir süreçte yaşanan olaylar beraberinde bildiren Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ı düşünmeye çalışalım!

Düşünün ki, kendisini ötedeki bir tanrı böyle bir göreve atamadığı gibi, tüm bu yaptıklarını ötedeki bir tanrıdan korkusundan veya karşılığını beklediğinden de yapmadı!..

Dünyanın değişik yerlerinde, kendi değer yargıları ve anlayış seviyelerine göre o eşsiz Zatı “dinadamı”, “elçi”, “devlet reisi”, “lider”, “komutan” gibi vasıflarla da tanımlamaya çalışanlar çok.

Acaba, “dinde zorlama yoktur” hükmünü getiren, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyerek insanlara evrensel bir sorumluluk bilincini kazandırmaya çalışan Allah Rasûlü, bugün, kimilerinin yorumladığı ve tanımladığı gibi bir devletin reisi, ya da bir komutan gibi mi yaşayacaktı? Kendisine devlet reisliği teklif edilince bunu kabul mü edecekti? Yoksa bulunduğu toplum içinde dinadamı, hoca, şeyh türünden bir ünvanla, modern dünyanın uzağında mı yaşıyor olacaktı?

Düşünme ve değerlendirme sistemimizi biraz yenilemeye başladıktan sonra şimdi bir adım daha ileriye gidelim…

Bizi okuyanların hatırlayacağı üzere, GİZ’li Gülşen’de “Sünnetin Ruhu” başlıklı yazımızda bu konulara Aksaçlı bilgemizin şu sözleriyle yer vermiştik:

“Hazreti Muhammed aleyhisselâm bundan 1400 küsur sene evvel, içinde bulunduğu toplumun yaşam biçimine, giyim-kuşamına, saçına-sakalına uygun mu yaşıyordu; yoksa onların giyim-kuşamlarına karşı çıkıp, onlardan tamamıyla farklı bir şekilde mi giyiniyordu?

Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm da, içinde bulunduğu o putperest topluluğun giyindiği gibi sarık, cüppe, entari giyinip, onlar gibi sakal bırakmış, onlar gibi yiyip içmiştir…”

(”Sünnet Ne Değildir” başlıklı yazıdan bu konuyu genişçe okuyabilirsiniz.)

Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm bugün bu ortamda dünyaya gelip gençliğini yani risalet öncesi dönemi bu insanlar arasında yaşasaydı, yaşam biçimi nasıl olacaktı?

Modern bilimin ve teknolojinin geldiği noktayı ve verilerini çok iyi inceleyerek, aldığı vahyi bunlarla mı açıklayacaktı; yoksa yine 14 yüzyıl öncenin topluluklarının tanıyabileceği ve anlayabileceği düzeyde misaller ve sembollerle mi gerçeklere işaret edecekti?.

Nasıl yerdi? Eliyle mi, çatal kaşıkla mı? Dişini neyle fırçalayacaktı? Neler kullanacak neler kullanmayacaktı? Bugünün ilerisinde mi olacaktı, yoksa geçmişe mi özenecekti? O gün nasıl giyinmekteydi ve bugün nasıl giyinecekti? Daha sorulacak pek çok soru var bu konuda aklı başında hakikati arayan insanlar için. Ama bir sürü insan da elbette bunlarla hiç ilgilenmez. Emir komutayla yaşamlarına devam ederler.

Bu gibi konularda herkesin kendi seviye ve zaviyesinden değerlendirmesi olabilir. Ancak biliyoruz ki, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine ters düşmeyen konularda, içinde bulunduğun toplumun sünnetine uygun hareket etmek, “sünnet”e uygun olan davranıştır. “Sünnetin RUHU”nu anlayabilir ve değerlendirebilir isek eğer…

Daha da önemlisi, Allah Rasûlü bugün, yani 21. yüzyılda örneğin Amerika’da yaşasaydı, aldığı vahiyleri nasıl açıklardı? Ne gibi sorunlarla karşılaşır ve nelere cevap vermek durumunda kalırdı?

“Aklınızı kullanın, bu misallerin üzerinde düşünün ve ne anlatılmak istendiğini algılamaya çalışın” diyen kitabın hükümlerini nasıl açıklardı? Misallerin neler olabileceği, neler olamayacağı konusuna girmiyorum burada… Ancak şu cümleyle yetiniyorum:

Modern bilimin ve teknolojinin geldiği noktayı ve verilerini çok iyi inceleyerek, aldığı vahyi bunlarla mı açıklayacaktı; yoksa yine 14 yüzyıl öncenin topluluklarının tanıyabileceği ve anlayabileceği düzeyde misaller ve sembollerle mi gerçeklere işaret edecekti?

(Devam eden yazımızda inşallah bu konu üzerinde duracağız.)

Ahmed Bâki
www.yorumsuzblog.net.tc
http://ahmedbaki.com

Reklamlar

2 Responses to “» Rasûlullah bugün yaşasaydı”


  1. 1 Hasan BELEK 6 Nisan 2007, 6:38

    Merhaba Ahmet Baki Bey,

    Çok güzel bir ve ihtiyaç olan, yazıyı aktardığınız için öncelikle teşekkür ederim.
    Bu yazınızla, insanları, hakikatı arayanları, şirk’ten kurtarmış olduğunuzu belirtirim.(anlıyana)

    Rasüllullah bu devirde yaşasaydı, risalet nurundan, kaynağından ne almışsa onda ne açığa çıkmışsa Onu nakledecekti. Müminlere, ariflere, nebilere Kuran ayetlerini özünden geldiği ve bu günün yaşam şart ve teknolojisine göre nakledecekti. Tıpkı, Ahmet Hulusi üsdat gibi diyebilirim. Böyle yazıların devamı temennisiyle. Hekese Selam ve sevgilerimle…

  2. 2 EyuB 7 Nisan 2007, 2:13

    Merhaba A. Baki bey,

    Çok güzel bi konuya değinmişsiniz, aklınıza sağlık.
    Bu konuyla ilgili benim de aklımda bazı sorular oluştu.
    Hz. Muhammed bu gün yaşasaydı acaba nasıl yaşardı diyoruz..
    Nübüvvet görevi ile görevli olarak yaşasaydı nasıl olurdu?
    Risalet ile (velayet yönlü) yaşasaydı nasıl olurdu?

    Sadece risalet yönlü yaşasaydı, sanırım üstadın ortaya koyduğu yaşantı gibi olabilirdi yaşantısı…
    Ama ya Nebi olarak yaşasaydı o zaman nasıl olurdu? İnsanlara örnek olma zorunluluğu olmaz mıydı? Risaleti yaşayanla, Nübüvveti yaşayan aynı olmuyor kanımca…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: