Varlıksal İlişki

Bilimselliğin geldiği son noktada, tüm deneylerin sonucunun “deney düzeneğine bağlı” olarak değişebildiği (göreceli olduğu) ortaya çıkmışken; bir dünya görüşünü beğenerek savunma çabasının artık çağın dışında kalmış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu durumda en samimi çaba, dileyene gözlüklerini çıkarttırıp, kendi gözleriyle görmesini sağlama çabası olacaktır. Burası; sözün ve yolun bittiği, en zıt anlayışların, ekollerin, felsefelerin ve düşüncelerin birleştiği nokta olan “deneyimleme” noktasıdır…

***

Felsefe “anlamak” amacını güdüyorsa; gözlem onun temelini, tarafsızlık ise evrenselliğini temsil ediyor olacaktır. “Taraf” olan insanlarla (ki bu bizimle birlikte dünyanın neredeyse tamamıdır) ekollerin ortak yönü, kendilerine çizdikleri sınırlar nedeniyle kapsayıcılıktan uzaklaşmalarıdır…

İnsanın; tüm düşünceleri ve akımları “anlayarak” aşabilmesi ve hepsinin çıktığı ortak kaynağa yönelebilmesi için, “kendi varlığım” dediği “içeriği”ni boşaltması doğal bir zorunluluktur. Ancak bu içerik ile kendi varlığını özdeşleştirdiğinden, edindiği düz bilgilerle kendi kendini ortadan kaldırması olanak dahilinde olmamaktadır. Sadece biriktirilen ve pratik kullanımı olmayan “nesnelerin bilgileri”nin zamanla zihin çöpü olacağının söylenmesinin bir nedeni de; insanın “varlığına yönelik bilgiler”le, “nesnelere yönelik bilgiler” arasındaki farka dikkat çekmektir. “Bir kütüphane kadar kitap okudum, ama dediklerini anlamadım” diyen yolcuya Mevlana’nın cevabı “Katırın sırtına kütüphane yükleyince alim olur mu? Sadece yükü artar…” olmuştur… Nesnelerin bilgisi sonsuz olmakla birlikte, varlığı dönüştürücü bir etkiye sahip değillerdir. Telefon rehberini ezberlemekle telefon hakkında bir bilgiye sahip olunmayacağı gibi, nesnelerin bilgisiyle, insanın kendi varlığı hakkındaki kavrayışa ulaşması mümkün olmamaktadır. Kendi bilgisini bilmeyen bir insanın, dünyanın bilgisine sahip olmasının, bu durumda bir anlam ifade etmeyeceği açıktır. Tıpkı insanı beslemek üzere önüne konan leziz bir yemek gibi; bilgiden amacın yenmek ve hazmedilmek olduğu, bu derinliklere inebilenlerce ifade edilmiştir. Varlığı dönüştürmeyen bilgiler, biriktikçe ve bekledikçe kokmaya başlayacak, bir süre sonra da yiyeni zehirleyecektir…

***

İnsanı merkez alan felsefelerde şuurun, kendi varlığına yönelik bilgilenme sürecinin nihayetinde, günlük zihne yabancı olan ve negatif kavramlarla işaret edilebilen bir noktaya vardığı aktarılmaktadır. Bu, sınırlardan oluşan egonun ve illüzyon yaratan algı kalıplarının ortadan kaldırılma sürecidir. Bu nedenle bilginin sonu “yokluk”, sorunun cevabı ise “sessizlik” olarak aktarılmıştır. Ancak nasıl “yokluk” ve “sessizlik” haline işaret etmek için seslerden, kelimelerden ve manalardan oluşan “varlık”lar kullanılıyorsa; arınma evresine geçiş te ancak, belirli bir bilgilenmeden sonra oluşacak doğal bir dinginlik hali ile sağlanabilecektir…

Sonsuz sese karşılık bir tek sessizlik,

Sonsuz şekle karşılık bir tek boşluk vardır.

Bu kavramlar birşeyin yokluğuna işaret ettiğinden, onların pozitif öğrenme metoduyla edinilmesi mümkün olmamaktadır. Kendi varlığı ile ilişkisinde insanın bu arayışa girmesinin ancak içsel bir sezgi ile sağlanabileceği ifade edilir. Bu nedenle varlıksal kavrayışa sahip bir şuurun, sezgi ile aramayan gözlere görünür olması söz konusu olmayacaktır. Nesnel bilgi biriktirmeyi gelişim kabul edenlerin konuya yaklaşımları sıcak olmayacaktır. Görmediği, bilmediği ve sezmediği bir şeye bu yaklaşımı gösterenler de, davranışlarından dolayı ne ayıplanabilir, ne de suçlanabilir…

Üzerindekileri “kaldırmak” ve “yok etmek” yoluyla saflaşma sürecinin, pozitif varlıkla (ego) yapılmaya çalışılması kendi içinde bir çelişki yaratacaktır. Çünkü egonun kendi kendini ortadan kaldırma şansı pek yoktur. Örneğin “Kendimi değiştirdim, dönüştürdüm” diyen bir zihin, ancak küçük egoyu yok etmiş ve yerine ruhani görünümlü çok daha büyük bir ego yaratmıştır. Ve onu kırmak artık daha da güç olacaktır…

İşte “varlıksal ilişki” bu noktada hayatiyet kazanmaktadır. Arınmayı, kapsayıcılığı ve aşkınlığı kendinde gerçekleştirmiş olan bir şuurun diğerine uyanması için yol göstermesi ve onu dönüştürmesi (özgürleştirmesi) varlıksal bir ilişkinin işleyişidir. İnsanı sükuna götüren bilgi de, bu süreç içerisinde edinilen varlıksal bilgi olmaktadır…

Böyle bir etkileşimde, bir özgürlük kısıtlaması olmanın aksine, “kul olunan ego”dan özgürleşme söz konusudur. Çünkü bu tür bir etkileşim, başladığı andan itibaren, insanı potansiyeline bağlı olarak kendi vehimlerinden özgürleştirmeye ve putlarını kırmaya başlayacaktır. Bunun aksi, yolun değil, yol gösterici rolü oynayanın sahteliğini ispat edecektir ancak. Kafeste bulunan bir insanın dışarı çıkmak için “özgür olan”ın desteğini alması ve sürecin sonunda özgürleşmesi söz konusu olduğunda; attığı her adımı özgürlüğe yönelik bu insanın köleliğinden söz edilmeyeceği aşikardır. Bu süreçte doğal olarak oluşacak vefa ve sevgi ise, “özgürleşen”in farkındalığına işaret edecektir. Bu nedenle sorun bir ilişki yoluyla değişimin işlerliği sorunundan çok, “emin olma” sorunu olmaktadır. Batıni öğretilerde “teslimiyet” adı ile anlatılan “güven” ve “almaya açık olmak”, bu yaklaşımlara uzaktan bakanlara, içerdiği anlamdan çok daha uzak şeyler çağrıştırmıştır. Eren “erdim” demeyecek ancak aldatılan “aldatıldım” diyecektir. Bu nedenle sahteler ve aldatılanlar her zaman ön planda olacakır…

“Bilmediğini bilmenin farkındalığı” ile yola çıkan insan, “bilen (olan)” ile ilişkisinde -potansiyeline bağlı olarak- dönüşmeye başlayacaktır. Ne kadar bilirse bilsin, bildikleri değil yapabildikleri kendini dönüştürecektir. Yolda yürümek için insan nasıl ileriye doğru adım atıyor ancak zamanı geldiğinde ayağını oradan çekmeyi de biliyorsa; bilginin toplanacağı, hazmedileceği ve toplamanın bırakılacağı zamanlar olacaktır…

Sürekli sulanan çiçeğin kökleri çürür…

Sulanmayanın ki ise kurur…

İnsanın en azından, böyle bir ilişkinin başında “Tanrı nerede? Gösterin de çarıklarını boyayayım, sakallarını tarayayım” diyen bir şuurun, o ilişki neticesinde “Ete kemiğe büründüm, Yunus olarak göründüm” dediğini de göz önüne alması ve üzerine biraz düşünmesi aydınlatıcı olacaktır. Şuur, idrak ettiği varlıksal bilgi ile nitelik (hal) değiştirmektedir. Nicesi Yunus’tan kat kat fazlasını bilirken, bir Yunus’un “ol”ması, üzerinde biraz da olsa düşünülmeyi hakeden bir meseledir. Anahtar toplamakla nasıl kapı açılmaz, aksine toplayanın yükü artarsa; sorun, bilgi toplayarak hangi kapıyı açmanın hedeflendiği sorunudur. Anahtarın ancak iç cepte olduğunu ve onu arayıp bulmak gerektiğini söyleyenlerin geçmişlerine bakıldığında masal anlatan insanlar olmadıkları, aksine, felsefeyi ve insanı çağdaşlarının üzerinde bilen insanlar oldukları görülebilir. Onların felsefe dışı ilan edilmesi kimseyi büyük felsefeci yapamayacağı gibi, ilan edenlerin bu alanın dışına çıkmalarına yol açacaktır. Çünkü “felsefe” sözcüğü “Bilgi-bilge-bilgelik” ile “Sevgi” köklerinden oluşan bir sözcüktür ve içinde “işine gelen bilgiyi sevmek” gibi bir anlam yoktur. Bundan yola çıkarak, “uzanamadığı ciğere pis diyen”in sadece kediler olmadığını, bu ahlakın hepimizde potansiyel halinde bulunduğunu kabul etmek yanlış olmayacaktır…

Sorun anlayış sorunu olduğundan, bu anlayışın kokusunu almamış bir Yunus’un “kendimden başkasını tanımam” diyerek insan-insan ilişkisini (aslında insan-beşer ilişkisi) reddettiğinde ne kadar özgür olacağı üzerine “kavramsallıkla uzaktan ilgileniyorum” diyen birinin dahi düşünmesi gerekir… Yunus’u Yunus yapan ve gübre olmaktan kurtaranın “Bilmiyorum” diyebilmesi olduğu, biraz düşünenler için aşikardır…

***

Bazı insanların karşısına hayat bu derece kapsayıcı şuurları çıkardığında, ilk soru “Gerçek mi?” olacaktır. Yine yazılı kaynaklardan her insanın okuma yoluyla da fikir edinebileceği gibi, böyle bir şuur bizlerin anlayışının ötesinde bulunmaktadır. Biz o şuuru bilemeyiz ama O, durduğu noktada bizi bilir ve kapsar. Bu kapsama -kabaca- “beyazın bünyesinde tüm renkleri kapsaması” gibi düşünülebilir… Bu nedenle bizimle iletişim yolu da yine bizim kullandığımız dil (şuur-anlayış) olacaktır. Mevlana’nın “72 lisan bilmeyen insan değil” sözünden kastı; her düşünce ve anlayışın lisanını konuşabilecek kapsayıcılığı kendinde gerçekleştirmeyenin kendine ancak “beşer” diyebileceğine işaret etmektir… Ardından gelen kelime ise “şaşar”dır. Beşer, aşkın bir şuurla ilişkisinde genellikle şaşar. Çünkü kendini bilmez. Kendi hakim tanrılarının (sıfatlarının, rüyalarının, putlarının) farkında değildir. Ama karşısındaki onun yaklaşımını geri yansıtacağından, gördüğünü genellikle beğenmeyecektir. Aslında beğenmediği, kendine tutulan aynada yansıyan görüntü olacaktır…

Birbiriyle zıt binlerce yorum tarih boyunca aşkın şuurlar için yapılmış ve hep aynı tiyatro oynanmıştır. Herkes başka birşey söylemiş, hatta zıt tanımlamalar yapılmıştır. Ama hepsini kapsayan bir şuurun özgürlüğü, üzerine giydiği “hal” ile “özdeşleşmemesi”dir…

Kendine karşı dürüst olan bir insan önce, Mutlak karşısındaki aczini ve geçiciliğini kavrayacaktır. Ancak üstünlüğü sadece bilgi toplamak olarak kabul eden bir zihin, başlı başına güçlü bir ego yaratacağından, bunu kolay kolay kabul etmeyecektir. Koskoca profesör, felsefeci, yazar olmuştur; şimdi aczini bilmek te nedir? İşte bu noktada insanın çekirgeleri hatırlaması kendine yardımcı olabilir… Çekirge bir zıplar (milyarlarca sperm arasından yumurtaya ulaşmak ve aradan sıyrılmak), iki zıplar (ana karnından dünyaya çıkış), ama üçüncüde artık bilgi elmasını ısırmış ve ego sahibi olmuştur (Cennetten kovuluş). Ego toprağın çocuğudur. Ve Mutlak Olan yerine egoya aşık olmak, insanı aşık olduğunun yuvasına çekecektir… Çoğuna bunlar hikayedir… (Bu konuda burada yazan yazara da hayaldir… Sükuna gelemediğinden çenesi düşmüştür… Bir de “sessizlik”, “dinginlik” der…)

***

Varlıksal bir ilişki söz konusu olduğunda; öncelikle akıl yoluyla sağlama yapılmaya çalışılacak ancak eninde sonunda “güven” konusu “sezgi”ye dayanacaktır. Çünkü aşkın olmayan, kimin aşkın olduğunu bilemeyecektir. Eylemleri ve sözlerinin bir olması, özgürleştirici ve dönüştürücü etkisi, kapsayıcılığı, anlayışı, olgunluğu ve çıkarsız hizmeti bu kokuyu aldırabilir ona. Ama son aşama, içinden gelen bir onay ile aşılacaktır ki, bu da iki şuurun paylaştığı varlıksal ve ortak bir payda olduğunun işareti olacaktır. Ardından kendinde gerçekleşen değişim ona “deneyim” yoluyla en doğal güveni verecektir zaten…

Kendi derinliklerine inerken ego sarsıntıları yaşayan, tökezleyen, bunalan, dengesini yitiren ama karşısındakini gördükçe ilerleme gücü bulan ve “aşk”ını diri tutan insan için “şahit olma”nın değeri çok yüksek olacaktır. Aşkın bir şuurun canlı örneğine şahit olmak ile olmamak arasındaki fark, kendini arayan insan için hayati olacaktır… Şahit olmak ile bilgisine sahip olmak arasındaki uçurum basit bir örnekle şunun gibidir : Bir kitapta şefkat ne kadar detaylı anlatılırsa anlatılsın, bunu görmemiş bir insanın okuduklarıyla bu şefkati kendinde tam anlamıyla gerçekleştirmesi pek olanaklı değildir. Ancak bu şefkate bir an dahi şahit olmak, binlerce sayfada anlatılanların ötesine geçirecektir onu… Ve kendini ona bakarak denetleyecek, ondan öğrenecektir… Tabi bu dahi, o şefkate varmanın garantisi olmayacak; ancak potansiyeline göre bir etki yaratacaktır…

Şahit olmayan inançlı olabilir, ancak emin olması mümkün değildir…

Canlı bir örnek görmeden, belki de hayatı boyunca sürecek bir şuursal evrim mücadelesini her an nasıl canlı tutacaktır? Normal şartlarda bu şekilde yola çıkan insanın heyecan parlamaları genellikle birkaç gün, birkaç hafta, çok inançlıysa birkaç ay sürmektedir… Zamanla kendinde bir dönüşüm olmadığını gören her insan evladı suçluyu bulmuştur ki bu asla kendisi değil(!), karşısında yer alan öğreti, ekol veya şuurdur…

“Hırsız, karşısına ermiş dahi çıksa, ceplerine bakacaktır…” sözüyle anlatılmak istenen budur… Diş hekimi dişlerine, tekstilci kıyafetine, doktor duruşuna bakacaktır… Ve felsefeci bilgilerine… Sadece varlıksal ve samimi bir derde sahip olan, onun İçindeki’ne odaklanacaktır… Hatta diğer detayları görmeyecektir…

“Kral olmak ile adam olmak” hikayesi, anlama yolunun yolcuları için aydınlatıcı bir hikayedir. Biraz bilince bardağı taşan ve hemen kral olana “beşer” denir. Bir anlayışa varabilse ve adam olabilse beşer, toprağı “İnsan”a dönüştürme şansını yakalayacaktır belki de (Buradaki İnsan, büyük harfle yazılan İnsan’dır)…

Ancak tarihte öyle insanlar vardır ki, dünyaca ünlü felsefe profesörleri olmalarına rağmen bir “hal”i gördüklerinde, o “şuur”un görünüşüne aldanmama becerisini göstererek, kendilerine öğretebileceği birşey olduğunu sezerler. Profesörü, henüz öğrencisi (Osho) dünyaya gelmemişken felsefeyi yutmuştur ama ondaki “hal”e ve “idrak”e sahip değildir. Ve hep hakkında bahsettiği şuuru onda gördüğünde, ondan öğrenmeye başlar… Bunu yapabilmek herkesin harcı değildir…

***

Birçoğu “Bardağı boşaltmak istiyorum” der ama genellikle içindeki sudan vazgeçmek istemez… Bardağın içine daha latif birşey gelmediği için de karşısındakini suçlar… Ve bir süre sonra hırsını bilgisinin ardına gizleyerek kusmaya başlar… Ancak kusmak rahatsızlığın belirtisi olduğundan ve sadece geçici bir ferahlık sağlayacağından, şifa bulamadığı takdirde periyodik olarak bu rahatlamaya ihtiyaç duyacaktır…

Böyle bir devirde, hiçbir zihin kendini akıl ve mantığın temsilcisi olarak onaylatamayacaktır. Çünkü onun bu algısı ancak rüyada görülen taşın sertliğinin gerçek olduğu kadar gerçek olacaktır. Bunun nedeni, her kavramın göreceli bir tabana göre anlam kazanmakta olduğu gerçeğidir. Onun rüyasının sadece adı değişik olacak, içinde “mantık, akıl, rasyonellik” gibi kelimeler geçecektir…

Dünyaya tarafsız bir gözle bakmaya niyet eden hemen herkes, her bir insanın kendi rüyası içinde yaşadığını az çok fark edecektir. Biri ağaca baktığında kahve-yeşil basit bir organizma görecektir… Diğeri onu kereste yapıp satacağından, para görecektir… Ama bir başkası onda dünyanın yıldızlara ulaşma arzusunu görecektir… Ve öteki şiirsel bir varoluşun güzelliğini… Hepsinin algısı kendi realitelerine göre doğru, ancak Mutlak karşısında bir hayal olacaktır. Bu durumda iki kişinin gerçek anlamda aynı dünyada yaşadığını söylemek olanaksız olacaktır. Bir ağacı dahi binbir şekilde algılayan insanların, sonsuz imgelerle dolu hayatlarını birbirlerinden ne kadar farklı algıladıklarını düşünmek, insana “rüya hali” ile ilgili bir sezgi verebilir…

Üzümden şarap yapabilen insan, dilediğinde rasyonellik, mantık ve akılcılık gibi değerli kavramlardan da afyon yapabilecek kadar uyanıktır… Katı mantıkçı, rasyonel ve akılcı kelimeleri ile kendini tanımlayarak; bir hayalperest, ruhçu veya falcıdan asla daha az rüyada olamaz insan… Bu; kum üzerine “beton” yazmaya benzer. Kendini bilmeme durumu şuur için rüya tabanı oluşturacaktır. Bu tabanın üzerine ”rasyonel” veya “hayalperest” yazmak arasında pek fark olmayacaktır… Kendi varlığının anlamını bilmeden, mantığın ve rasyonel düşüncenin ne olduğunu söyleyerek, en mantık dışı şeyin yapıldığını ise genellikle kaçırır insan… Akıl ve mantık çoğunluğun takdiri midir? Cevap “evet” ise, onlar asla mutlak olamazlar. Bunu kabul eden ise, kendisine mantıklı gelen birçok şeyin kolaylıkla delilik olabileceğini kabul etmiş olur… Cevap “hayır” ise ve onlar mutlak ve sabit kavramlarsa, onları sınırlı varlıkların asla tanımlayamayacağı, bunu deneyenin kendini tanrı ilan etmiş olacağı da nettir; ki etmiş olanların sayılarının günümüzde “çok tanrılı dönem”de olduğundan fazla olduğu görülebilmektedir… Bu durumda tek gerçek bilgi, “bilmediğinin bilgisi” olacaktır…

Rasyonalizm ve akılcılığın hedefi ile varlıksal ilişkinin ereği aynıdır: Deneyimleme yoluyla bilme. Ancak bu deneyimleme “deneyimleyen şuur”a özel olması bakımından “nesnelerin deneyimlenmesi”nden farklı olacağından; parmakla gösterilmek yerine sadece yolu işaret edilebilir. Bu, uygulayan için en rasyonel, akılcı, mantıklı ve saf yoldur, bilimdir… Uygulamayan için ise sadece hikaye ve masal…

Dilediğince ve sonsuza kadar rüya görme özgürlüğü, insanın en temel özgürlüğüdür… İnsanın kendi rüyasını bırakmak istememesi doğaldır. Hatta rüyadaki rolü ne kadar çarpıcıysa, ondan vazgeçmesi ve “bu bir rüya” demesi de o derece güç olacaktır. Rüyasında insanın canı da acır, yediğinin tadını da alır, sesleri de duyar. İşte bu nedenle dokunduğu, hissettiği ve iyi bir role sahip olduğu bir rüyadan vaz geçmek istemez…

Eski Yunus’un “varlıksal bilgi ve hal” yerine bir çuval buğdayı tercih ettiği gibi; dönüştüren bir ilişki yerine bir çuval bilgi buğdayı tarafından cezbediliriz çoğunlukla…

Beşer, evrende uykuya en düşkün varlıktır…

Gece gözünü kapar ve uyur…

Gündüz gözünü açar ve uyur…

Uyanmanın ön koşulu “rüya görüyor olduğunun farkında olmak”tır…

***

Şekil boşluğu kapsayamaz…Mutlak” ve “Şekilsiz” üzerine düşünen ama şekil (ego) ve sınır (ekol) sahibi olmaktan vazgeçmek istemeyen insan, amacı ile çelişir…

Mutlak Olan’ı ne Ali, ne de Veli bilebilecektir…

Ali ve Veli O’nun aldığı sınırların adıdır zaten…

Varlıksal bir ilişki; uyanmayı dileyen bir şuura verilen paha biçilmez cevaptır…

Bu ilişki, insanı, kendi kendine katamayacağı yegane şey olan “yokluk”a getirir… Bu “yokluk”un bir kapı olduğu söylenir…

Varlık kapısını yokluk anahtarı açacak,

Varlık anahtarıyla açılan her kapı, yokluğa çıkacaktır…

Çağrı Dörter
www.yorumsuzblog.net.tc
cdorter@gmail.com

Reklamlar

Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: