» ‘Bilim’ ve günün gerisinde kalan bakışlar

Yanlış yönelimlerin temel sebeplerinden birisi, kişinin konulara ‘şartlandırıldığı gözle bakışının’ farkına varamaması ve dolayısıyla kendi değer yargılarının dışını görememesidir.

Oysa, yenilenme, aslen ‘bakışta’ yaşanan bir süreçtir! Elbette, ‘tanrı’ kirliliğinden arınabilenler için…

Geçmişteki karşılığıyla “tecdid” denen “yenilenme”den nasip alamayanları, Kur’an-ı Kerim, “Allah’ın inzal ettiğine tâbi olun denildiği zaman, onlar: ‘Hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona tâbi oluruz’, derler” şeklinde tanımladıktan sonra, aynı ayette “Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler?” (Bakara:170) sorgusuyla da akıl sahiplerini, yaşadığımız sistemin her zaman geçerli bir realitesini farketmeye yönlendirir!

“Kelimeler” bir yandan düşünce kilitlerini açarken, diğer yandan o kelimelere giydirilen yanlış veya yetersiz anlamlar sebebiyle çoğu zaman perde olmuş ve hâlâ olmakta, gerçeklerin anlaşılmasına…

“Kutsal” kelimesine, “akılla keşfedilmesi gereken önemli sırlar içeren” yerine; “hakkında düşünülmeden olduğu gibi muhafaza edilmesi, değişim ve gelişimden uzak tutulması gerekli” gibi anlamlar yüklemiş insanoğlu yüzyıllar boyunca. Din konusunu “dogmatik” diye tanımlayarak, aklını yeni ufuklara ve anlayışlara kapatmış ve hâlâ da kapatmakta!

Canlı tutmak ve yaşamda görmek yerine, taşlara kazınarak veya kılıflarda saklanarak değer verildiği zannedilen “kutsallıklar” algısı, beyinleri kilitlemiş, düşünceleri bloke etmiş. Özgür düşüncenin önünde büyük bir engel olmuş.

Oysa, Kur’an-ı Kerim, gerek “işte böyle açıkça beyan eder”, gerekse de “işte böyle misal vererek anlatır” ifadesinin geçtiği tüm ayetleriyle, insan için sürekli olarak “belki akledesiniz”, “düşünesiniz”, “farkedesiniz”, diye asıl hedefi ortaya koyar. Bununla birlikte, bildirdiği hakikati göremeyiş halini de, “kalplerin ve kulakların mühürlenmesi ve gözlere perde inmesi” deyimleriyle vurgular…

İşte, çeşitli düzeylerdeki bu körlük halinden dolayı, insanoğlunun kutsal diye kabul ettiği metinlerde neyin adı geçmişse, birebir o nesnelere kilitlenmiş çoğu kez bakışlar! ‘Kalp’ denmişse öylece kalbe; ‘el’ denmişse öylece ele; ‘kan pıhtısı’ denmişse, öylece kana kilitlenmiş düşünceler ve ‘sağırdırlar’, ‘dilsizdirler’, ‘kördürler’ şeklindeki deyimlerle birebir duyu organları hakkında yargılara varılmış… ‘Topraktan varettik’ dendiğinde öylece toprak, ‘ateşte yanar’ dendiğinde öylece alev; ‘bağlar bahçeler’ dendiğinde doğrudan ağaçlar; ‘altında ırmaklar akan’ dendiğinde akarsular, ve bunlar gibi sayısız “nesne” hayal edilir olmuş; ‘kapıdan girecekler’ denildiğinde bahçe girişi gibi bekleyen kapılar olduğu resmedilmiş, bunlara göre senaryolar yazılmış, çizilmiş!

‘Yukarı’ dendiğinde gök, ‘aşağı’ dendiğinde yerden bahsedildiği zannedildiğinden, kâğıdın, baskının ve kitabın olmadığı binlerce yıl öncesine dair anlatımlarda ‘sayfa indirdik’ denince, gökten kağıtların uçuştuğuna, ‘kitap verdik’ denince ciltli yazılı kitapların ellerine tutuşturulduğuna; ‘yukarı çıkmanın’ göğe uçmak olduğuna, ‘aşağı inin’ dendiğinde de uzaydan dünyaya inildiğine inanılmış!

Daha da ötesi var! Düşünceden tamamen yoksun bu şekilcilik sonunda, ‘rabbin çehresini görmek’ dendiğinde, kaşı gözü görülecek, ‘konuşur’ dendiğinde ağzıyla konuşan, ‘işitir’ dendiğinde kulağıyla işiten, ‘görür’ dendiğinde gözüyle gören, ‘lanet eder’ dendiğinde kınayan, ve dolayısıyla bu varsayımlar karşılığında, muhteşem duyu araçlarına sahip –hatta ‘hükümdar’, ‘melik’ kelimelerine karşılık– bir “kral tanrı”yı tahayyül eder olmuş toplumlar…

Bu saydıklarım çok uzak şeyler değil; bugün dünyada önemli bir kitle gerçekten rablerine kavuşacakları günün ümidiyle böyle bir tanrının yeryüzüne inmesini beklemektedirler ki, sadece Rasûlullah’ın bildirdiği Allah’a iman edenler onun ‘Deccal’ olduğunu anlayabileceklerdir… Burada, “mecaz” çukurundan çıkıp sembol ve benzetmeleri doğru değerlendirebilmenin son derece önemli sonuçlar doğuran ve ebedi yaşamı ilgilendiren hayatî bir konu olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

Misal ve benzetme yollu işaretler başlıklı yazımızda daha önce şu ifadelere yer vermiştik:

Sadece anlattığı kıssalarla veya kullandığı benzetme yollu tanımlamalarıyla değil, nesnelere işaret ederek dile getirdikleriyle dahi, Kur’an, bir ruha, bir bilince, bir anlayış ve kavrayış disiplinine yönlendirmektedir inananları! Lafzı itibariyle, nazil olduğu günün koşullarında dillendirildiği şekliyle bize ulaşmış olsa dahi, Kur’an-ı Kerim’in işaretleriyle açıkladıkları, herhangi bir dönemin anlayışıyla kayıt altına alınamayacak, zamanüstü bilgilerdir. Bu gözle bakabilirsek eğer şunu görürüz: Kur’an-ı Kerim, misal ve benzetme yollu işaretleriyle, sistemin işleyişinin kanunlarını ve insanların ihtiyacı olan şeyleri “ideal” yani “düşünsel” boyutlarıyla açıklar! İşaretlerinden gaye, inananları, gösterdiği ideale yönlendirmektir.”

Kur’an-ı Kerim’in, ruhu itibariyle gösterdiği “ideali” esas alan bakışla, ondaki anlatımları, gerçeklerin anlaşılmasına işaret eden benzetme ve semboller yönüyle değerlendirebildiğimizde, anlar ve görürüz ki, onun asıl mesajını anlayabilmek için, dillendirildiği günde kullanılan kelimelere karşılık bugünün bilgisinden, biliminden ve değerlendirmelerinden yararlanmak kaçınılmazdır.

Biz, güncel bakışla gelişime açık değerlendirmelere sanki dinin icabıymış gibi kapalı kalmayı benimsemiş anlayışlara uzak olduğumuz gibi, bu değerlendirmelere mâni olmayı veya onları hiçe saymayı maharet bilen dinadamlığı(!) anlayışına da uzağız… Dinin, akıl erdirilemez dogmatik olduğu görüşündeki aydınsılar gibi de düşünmüyoruz! Çünkü ‘akıl erdirmemiz’ bizzat Kur’an’ın önerisidir!.. Biz, din ilminin ve modern bilimin, insanın gerçeği anlamasına ortak verileri sunduğuna ve çağımızda buluştuklarına inanıyoruz.

Düne kadar günlük konuşmalarda geçen “soya çekmek”, “kan bağı” gibi deyimlerin yerini, bugün nasıl onların güncel karşılıkları olan “kalıtsal özellik, genetik bağ, DNA yapısı” gibi tanımlar aldıysa, Kur’an-ı Kerim’de “kan pıhtısından” sözedilerek işaret edilmek istenene de, aynı şekilde bugün hiç olmazsa DNA sarmalını düşünerek yaklaşabiliriz.

Günümüz biliminde “hücresel” (cellular) terimiyle işaret edilen canlı yapıya, ne kimya, ne biyoloji ne de diğer dalların birer araştırma alanı olmadığı çağlarda, “toprak veya balçık” düzeyinden ötede nasıl işaret edilebilirdi?

Jüpiter’den dahi görünmeyen gezegenimizde, sanki göğün çok uzaklarından uzanan görünmez iki elin, kardan adam yapar gibi, toprağı suyla karıp çamurdan insan heykeli yaptığı ve sonradan içine ruh diye özel bir tür nefes üfleyerek o heykeli canlandırdığı hayal ve sanısı, tanrı kirliliğinden kurtulamamış ilkel kafa yapılarınca itibar görebilecek bir inanıştır ancak.

Ne yazık ki günümüzde dahi birçok çevrede, dindar veya inançlı olmak; yüzyıllar öncesinin mecazlarından ileriye geçememiş anlayışları olduğu gibi kabullenmek, insanın yaratılışının, bastığı topraktan veya çamurdan, görünmez iki elli bir tanrı tarafından gerçekleştirildiğine “evet inanıyorum” demek sanılmaktadır.

Bunun gibi sayısız örnekler saymak mümkündür.

Yıllar öncesinde Üstad Ahmed Hulûsi, yürekte birşey yoktur, kalp denen şey “şuur”dur, kendi hakikatini fark etme bilincidir diye yazdığında mukallitler isyan etmişti; “yürek esastır, beyin değil” diye.

El, dil, kalp, göz, kulak gibi kelimelerle yapılanmış “deyimler” birebir vücuttaki organları değil, bilinçteki, kişinin bakışındaki belirli özellikleri, yaşadığı mânâları kasteder! Ne var ki, ‘kalpten söylemek’, ‘kalp gözüyle görmek’, ‘kalbin açık olması’, ‘kalp temizliği’ gibi deyimlerde olduğu gibi kalple asıl işaret edilenin ‘beyin ve bilinç’ olduğunun düşünülmemesi yüzünden, iş daha da ileriye götürülerek göğüsteki organın abdest alması, namaz kılması gibi işler yapması irfan mertebelerinin koşulu şeklinde kabullenilmektedir.

Kalp ile işaret edilenin şuur ve bilinç olduğunu anlamazsak, “Allah kalbinize bakar”, “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir”, “onların kalplerinde bir hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır” türünden ayetlerde işaret edileni, bir tanrının iç organlarımıza müdahalesi şeklinde anlayanlardan farkımız kalmaz!

İnsan vücudunda bilinç ile en yakın ilişkide olan, ortaya çıkarıcısı durumundaki organ da, tüm sinir ağının birleştiği yer olan “beyin”dir. Eğer bilinç, beyin değil de kalp dediğimiz organın çıktısı olsaydı, o zaman operasyonla gerçekleşen kalp nakilleri sonucunda neler olurdu siz düşünün! Günümüzde kalbi alınan adamlar makine kalp ile yaşıyorlar. Ne oldu yürekteki bilinç?..

Oysa, güncel gelişmelere açık bir bakışla konuları ele alabildiğimiz zaman Kur’an ve Rasûlullah öğretisindeki işaretlerin açtığı muazzam ufuklar sözkonusudur.

Modern bilim sayesinde, yakın zamana kadar görme, işitme gibi organların bizzat kendilerine atfedilen özelliklerin dahi aslında sanıldığı gibi o organların değil beynin birer faaliyeti olduğunu artık biliyoruz. Bunun sonucunda da beynin bu faaliyetini yürütebilmesi için kullanabileceği çeşitli yapay duyu araçları geliştirilmeye başlanmış, hatta daha da ileri gidilerek beyne yerleştirilen elektrotlarla duyu araçları devre dışı bırakılarak algıların yaratılması ve izlenmesi mümkün hale gelmiştir.

Aslına bakarsanız, –birkaç cümleyle değinmek gerekirse– iş sanıldığı gibi beyinde dahi bitmemektedir, ki son zamanlarda geliştirilen mikroçipler, kullanılan elektro dalgalar ve dijital enformasyon sayesinde “canlı” ile “cansız” diye bildiğimiz yapılar arasındaki sınır dahi kaybolmaya başlamıştır. Bugün artık mikro elektrotlar kullanılarak elektronik sinyallerle canlıların beynin faaliyetlerine yön verilebilmekte, ya da mikroorganizmaların (bakterilerin) genlerine dijital enformasyon yüklenerek uzun süre hafıza kartı gibi bilgiyi saklamaları sağlanabilmektedir.

İşte; bir yanda kalp dendiğinde vücuttaki organa kilitlenen bakışla “din” ve “iman” konusunun hallolduğu zannı ile mecazlar çukurunda günün gerisinde kalmak!.. Diğer yanda algının ve bilincinin sırlarını keşfederek kendini ve aslını tanımayı hedef edinebilen zamanla yarışan yenilenici bakış!.. Kim ne gaye için varsa, ona göre yönünü seçmekte elbette!..

Şu gerçeği de akıldan çıkarmayalım ki, “insan”, cismi ve organlarının sayesinde değil, Allah isimlerinin bir bileşimi olarak sahip olduğu “ruhu” sayesinde “insanlık” vasfını taşır ve yeryüzü “halifesi” olma özelliğine sahiptir. Elbette bunun getirisi, mecaz ve sembolleri hakikat sanmayıp onlarla işaret edileni çözebilenler içindir!

Ahmed Bâki
www.yorumsuzblog.net.tc
http://ahmedbaki.com

Reklamlar

9 Responses to “» ‘Bilim’ ve günün gerisinde kalan bakışlar”


  1. 1 SAVAŞ EREN 2 Mart 2007, 11:23

    Teşekkürler. Kaleminize sağlık.

  2. 2 MeNtaL 3 Mart 2007, 4:22

    İnsanları kokutmayın, bu dinle… İsme, yazılana değil sözüm… Korkutarak bilinçlendirmek eskidi anlamıyor musunuz?… O bitti… En azından böyle değil… Artık onlara peygamber olduklarını söyleme zamanı, özle bir olduklarını… Kitabın onlara da vahy olduklarını söylemen lazım…

    Kitap öyle ki, okuyan peygamber oluyor demen lazım… “De ki, kul,” cümlelerince… Onu okuyanın peygamber olduğunu, ve dahi resul… Neden son peygamber olduğunu anlatman lazım… Çünkü artık peygamber herkes olma potansiyelinde… Sen Muhammed’sin, güneş, ay, Merkür ve dahi bütün gezegenler sensin, de onlara… Olan olacak… Olması gereken olacak… Zaten de oluyor… O bilgi açıldı demek, “Ben son elçiyim” demek.. Size de açıldı, demek… Anlayın ve yaşayın… “Hala aklınızı kullanmıyor musunuz”daki sır budur… Dini sistemi zorlamayın… Dayatmayın.. Korkutmayın… Bu insanlar, “Ben”, dahi yarattığınız şeyden korkar oldu… Haşyet le korkuyu karıştırdınız.. Saygı, korku değildir… Bu insanlar nasıl aşık olacak.. Bu sorumluluğu neden üzerinize alıyorsunuz… Bu güç sizde de yok… Onlara aşkın, onlarda olduğunu söyleyin, bilenler olarak… İspat (!) yeteneklisi olarak… Kitapta neden her ceza ve korku cümlesinden sonra Allah’ ın affediciliği var… Affetmek nedir? Bilir misin? Bırak demek… Ve bırak… Sen de bunu daha iyi anlayacaksın bilgilerince… İyi bir şey, şeyler yapıyorsun… İnsanı rahat bırakın artık… Herkese söylüyorum.. Herkesin takıntılarına söylüyorum… O özgürce akacak… Onu rahat bırakın…

    Onları zaten çok korkuttular.. Sen sevindirmeli, coşkulandırmalı ve desteklemelisin.. Anlamıyor musun? Zaten sistem denilen suni olan da aynı şeyi yapıyor, korku vahşet vermeye çalışıyor.. Sen farklı yapmalısın.. Sen… Coşku ve yaşam demelisin.. Daha da güçlüce, inadına.. İşte ilaç… Gerçek ilaç, sensin demelisin.. Sendeki sen.. Güç sende demelisin.. Çünkü sen daha iyi biliyorsun bu zemindeki muhabbeti… Herkes kendi işini yapsın diye diyorum… Sen, onu desteklemelisin.. “Yanlışlar olacak” demelisin… Ve yanlışlara gülmelisin ne kadar hüzünlü de olsa… Çünkü hüzün günümüzde trajik bir durumda ve komik… Traji komik… Gevşemeyen, çözemeyecek işte.. İnat etme sende.. Var sayma öyle olabilir diye… Bak, neler diyor yahu.. Onlar da burada, senden gelenlere cevaben… Ve onlar eğlenerek unutmak istiyor… Oysa sen hatırlatmadasın… Gayb… Kayıp demek… Kaybettiğini hatırlatmadasın… Zaten sen varsın, gayb var.. Sen varsan gayb var.. Yoksan gayb da yok… Ve biliniyor.. Ve suni sistem unutturmaya çalışıyor… Çünkü hatırlarsa insan kendini, daha da çok insan olduğunu, o da talep edecek bireysel insanlığını, bireyin güç olduğunu… Sen daha iyi biliyorsun… Bilim adamı olamadım özür dilerim… “İlim”de işim vardı… Her şeyi bilmiyorum da… Zamanım yok bilim için, özür dilerim Allah’ ım… Sen kendini en iyi şekilde değerlendirensin… MeNtal de sen demek değil, o da ayrı… De senden… Bir “Ben” var MeNtaL’ in için de seninle aynı…

    MeNtaL

  3. 3 MEHMET ZİYA 3 Mart 2007, 7:36

    Eskiden plaklar vardı hatırlar mısınız? Arıza yapınca takılıp aynı bölümü defalarca tekrar ederdi. Sizi okurken bazen böyle takılmış bir plak dinlediğim izlenimine kapılıyorum. Anladık artık, neden anlama özürlü aptallarmışız gibi aynı şeyleri tekrar edip duruyorsunuz? Mademki bizler Kur’ân’ın misallerini anlamıyoruz, o zaman siz bu misalleri açıklayan bir Kur’ân tefsiri hazırlayın da okuyalım. Öyle ya, anlamayanları bu kadar acımasızca eleştirdiğinize göre, bu misalleri çok iyi anlıyor olmanız lazım. O zaman aynı eleştiriyi usanmaksızın tekrar edeceğinize, hazırlayın bir tefsir de anlatın. Konfiçyus’un derki, “Karanlığa söveceğine bir mum da sen yak!”. Eğer bunu yapamacak ilminiz yoksa, o zaman başkalarını eleştirmekten de vazgeçin. Özgür düşünceden söz etmenizi de biraz garip buldum. Bu konudan söz edebilmek için kişinin bağımsız düşünceler üretebilmesi gerekir. Bir filozof derki, “Dünyayı değiştirenler, başkalarının değil kendi görüşlerini tutkuyla savunanlardır.” Sizce siz kendi düşüncelerinizi mi yoksa bir başkasının düşüncelerini mi savunuyorsunuz? Özgür düşünebilmek öyle sanıldığı gibi herkesin harcı değildir.

  4. 4 ŞENOL 5 Mart 2007, 12:55

    Mehmet bey.! hazır yazılmış tefsirleri okusanız!! Bu yazılar ezbercilere değil. Düşünmek isteyenlere. Kur’an’dan yüzlerce ayeti doğru anlamamızı sağlayan açıklamalar var burada görebilen için. Siz farklı düşünceler savunuyorsanız; onları yazın görelim. Başkasının düşünceleri dedikleriniz Allah rasulünün düşünceleri değil mi? Daha özgür düşünceler yazan bildikleriniz varsa söyleyin onları da okuyalım. Söveceğine bir mum da sen yak diyorsunuz ya!.

  5. 5 MEHMET ZİYA 5 Mart 2007, 8:40

    Hayhay..

    Sorgulayıp, tefekkür edip buna rağmen gerçeği bulamaması dolayısıyla hata eden; beynini çalıştırmayıp taklitle isabet edenden daha değerlidir!.. Zira birincisi, öte boyutta ruhuna yüklediği sorgulama, araştırma, yeni yeni şeyler keşfetme özelliğiyle sonsuzluğun sonsuz güzelliklerine kanat açarken; ikincisi, eline geçenle Cennet`ini yaşayacaktır, diğerine göre son derece kısıtlı olanaklar içinde!. (Ahmed Hulusi -> Sistemin Seslenişi -> Sorgulamak)

    Hepimiz biliyoruz ki Ahmed Baki bey, Ahmed Hulusi’nin düşüncelerinin savunucusudur, Allah rasulü Hazreti Muhammed (s.a.v) in tebliğ ettiği vahyin değil.. Ahmed Hulusi beyin düşüncelerinin Allah rasulünün tebliğ ettiği vahiyle birerbir örtüştüğüne dair ilâhi bir kaynaktan bilgi mi aldınız? Düşüncelerini sorguladınız mı? Bakın kendisi bile sorgulamadan kabul edenler hakkında “taklitçi” buyurmuş.

    Bağımsız ve özgür düşünebilmek için öncelikle sorgulayabilme yetisini kullanmak gerekir. Çok merak ediyorum Ahmed Baki bey ateşli savunucusu olduğu Ahmed Hulusi beyin düşüncelerini sorgulayabiliyor mu? Eğer sorgulayabiliyorsa, özgür düşünebiliyor demektir. Örneğin Ahmed Hulusi beyin önceki kitaplarında nebi dediğine yeni kitaplarında neden rasul dediğini, ya da önceden rasul dediğine sonra nebi dediğini sorguladı mı? Beş vakit eleştirip durduğu bizler sorguladık ama mantıklı bir sonuca varamadık. Belki bize özgür düşünceleriyle Ahmed Baki bey yardımcı olabilir? Çünkü bu konuyu anlamazsak, “risalet nuru” mevzusunu da anlayamayacağız. Anlayamadıysanız daha açık, hatta çok daha açık da anlatabilirim!

  6. 6 ŞENOL 7 Mart 2007, 11:30

    Kusra bakmayın! Orada durun derim Mehmet bey. . sizin kafanız karışmış!!. Bu yazıda Allah rasulü Hazreti Muhammed (s.a.v) in tebliğ ettiği vahyin açıklaması dışında ne var? Size tavsiyem; şüpheniz varsa Ahmed Hulusi’nin dediği gibi şu kişiyi bu kişiyi bırakın, dosdoğru Allah rasulüne yönelin. Yazdıklarınız bir mum yakmaksa kimseye faydasını göremiyorum.! Benim endişem şu… Ne olur böyle insanları küstürmeyin.!! Bu toplum bu kadar değer bilmez değil.. Hiç mi teşekkür edecek birşey almadınız bu yazıdan! Yoksa başka yerde mi teşekkür yazdınız? Bu yazının altındaki yorum böyle mi olmalı? Sizin bilemeyeceğiniz kadar aydınlanmaya ihtiyacı olan insanlar da var bu ülkede. Allah için, henüz bir teşekkür edemezken kafadan eleştri yapma hakkını kim veriyor size? Bakın size birşey söyleyeyim mi!.
    /Sorgulayıp, tefekkür edip buna rağmen gerçeği bulamaması dolayısıyla hata eden; beynini çalıştırmayıp taklitle isabet edenden daha değerlidir!../ Eyvallah… Ama bakın. Sapık düşünceli yazarlar da biz sorguluyoruz demiyorlar mı?? Diyorlar. İnananları suçluyorlar. Kitaptan bu lafı alıyorsunuz ama nebi, rasul konusunu okumuyorsunuz. Neden?

    Bakın Mehmet bey!! Allah rasulü özgür düşünce demektir… Özgür düşünen her insan onun gibi düşünür, O yüce Zatı savunur .. Sayayım mı isimlerini.? Hz. Ali’den (ra.) başlayın, hz. Ebubekir’e (ra.)!!. imamı Gazali’ye, oradan Yunus’a gelin Mevlana’mıza, , imam Rabbani’ye, hepsi, Allah dostlarının Rasulullah efendimiz’in ateşli savunuculardır; bu yüzden hepsi ama hepsi aynı gerçekleri söylüyorlar.. Onların sözlerini birbirinden ayırt edemezsiniz. Bu zatları okuyanlara göre Ahmed Hulusi ve Ahmed Baki farklı şeyler söylemiyorlar.

    Şunu söyleyeyim. Yukarıdaki yazıyı eleştirmek değil, okuyup hakkaten sorgulasanız, ilâhi bir kaynaktan bilgi mi aldınız? lafını ertmezsiniz.!! İlahi kaynak neresi? Gökten kitap inmesinden farkı yok bunun değil mi? Sorgulama bu mudur? Bakın Ahmed beyin yazısında başından sonuna dek sorgulamadan başka ne var? Siz ise bunları yazanın sorgulamasını eleştriyorsnuz göya. Allah razı olsun kendisinden. Onda tekrar yok ama bana sorarsanız siz tekrar tekrar okuyun.. plak gibi olmasın ama… Beni dinleyin, uzun uzun yazıp burayı kalabalıklaştırmayın. Gidin beğendiğiniz tefsirleri okuyun. Bakın yukarıdaki sözde hata yapan diyor, hatasını anlamayan demiyor. Lafı uzatıp kendinizi inançsızların pozisyonuna düşürmeyin, biliyorsunuz dışı başka içi başka olanlar münafık olur. Benden bu kadar. Size duacıyım..

  7. 7 MEHMET ZİYA 8 Mart 2007, 10:23

    Bir eleştiride bulundum, eleştirimin muhatabı bu sitenin okurları değildir. Neden bana cevap verildiğini anlayabilmiş değilim. Bu bölüm bir forum değil, yorum bölümü.. Herkes yorumunu yazıp geçer.. Ayrıca, Ahmed Baki ilimsiz veya akılsız bir kişi değildir, ne demek istediğimi anladığından şüphem yok.. O sebeple gereksiz polemiklere girmeye de gerek yok.. Bu siteyi tarafsız ve objektif bulduğum için kıymet verip okuyorum. Yoksa bir tarikat veya cemaate ait de ben mi bilmiyorum? Eğer bir öyleyse, bir daha girip okumam. O tür topluluklar kendi içlerine kapanık olur ve dışarıdan kimseyi kabul etmezler. Hele hele eleştiri hiç kabul etmezler. Herkesi kendi haline bırakmak ve rahatsız etmemek lazım. Allah yar ve yardımcınız olsun!

  8. 8 HASAN BELEK 9 Mart 2007, 8:46

    Merhaba Dostlar,
    Düşünceden bahsedeliyor, Allah rasulü, özgür düşünce demektir deniliyor. Peki bir soru olsun benimki. Kuran ayetleri, Allah sözleri değil mi?. Allah rasulüne cebrail isimli melek(güç) vahiy ile getirmedi mi o ayetleri? Yoksa rasul derunundaki Allah’tan, beyin melekesi ile mi açığa çıkarttı bu ayetleri. Hep merak eder dururum. Bir cevap veren olursa benim derunuma yardım etmiş olur. Sizleri OKU’yorum, bana derseniz cebrail isimli melek vahiy getirdi, rasul nebi tebliğ etti, o zaman siz havanda su döğmüş oluyorsunuz, diğerini söylerseniz, o zaman da “mucizeler ve kerametleri Allah melekleri vasıtasıyla yapmıyor mu?” diye sorarım. Bir cevap bekliyorum. Selam ve Sevgilerimle…

  9. 9 HALİT OFLU 11 Mart 2007, 8:54

    Ebu Hureyre’den (Radıyellahu anhu) Müslim ibni Yesar şöyle işitmiştir;
    Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ahır zamanda yalancı deccallar olacaktır. Sizin ve babalarınızın işitmediği sözlerle size geleceklerdir. Sakının, onları da sakındırın. Sizi saptıramazlar, sizi fitnelendiremezler.” (Buhari)

    “Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler?” (Bakara:170) ayeti yanında bir de yukarıdaki gibi bir hadis de var. Şimdi biz bunlardan hangisini dikkate alıcaz? İnsanın aklı karışıyor valla..?!&%??!#$½???

    Bu arada siteniz güzel olmuş.. başarılar.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: