Makro ve Mikro

Ana yapı ne kadar küçülürse küçülsün veya ne kadar büyürse büyüsün, ister mikrokosmoza inelim, gen boyutuna gidelim, bakteri boyutuna gidelim, muon, kuanta boyutuna inelim… İster Güneş veya sâir yıldızlar boyutuna çıkalım, Galaktik birim, Galaktik varlık boyutuna çıkalım…

Hepsinin, Özü ve Zâtı itibariyle, hologramik esasa göre aynı varlık ve aynı cevherden meydana gelmesi nedeniyle; skalanın her hangi bir boyutundaki birim, “Öz”üne, “Zât”ına doğru bir yolculuğa çıkabilirse; veya bir diğer ifadeyle, “Zât”ına doğru bir sıçrama yapabilirse, o Nokta`da, kendisinden sayısız defa mikro veya sayısız defa makro plandaki birimlerle iletişim kurabilir!.

Bu iletişim, Zâtî iletişimdir… Ama bunun için de kişinin ilk önce kendi Zât`ını bilmesi gerekir…

“Melek” ismiyle geçiştirilen çok büyük varlıklar mevcut o boyutta!. Mikro boyutta var olan melekler gibi, çok büyük kuvvetlere sahip makro boyutta yaşayan canlılar da var!… Ama, hep tek bir “melek” kelimesi ile bahsedilip geçilmiş!. Oysa bunlar, hep yüksek bilinç düzeyindeki varlıklar…

Biz, sanki bir ara boyutta yaşıyoruz!. Enerjiden, bulunduğumuz madde boyutuna kadar olan boyut katmanları ve bizim bulunduğumuz noktadan evrensel büyüklüklere kadar uzanan boyutsal katmanları…

Her boyutun kendine has birimleri, o birimleri değerlendiren algılama sistemleri; ve bu algılama sistemlerinin değerlendirmesine göre var olan kendi madde boyutları…

Hücre boyutu, hücrenin kendine göre var olan madde boyutu…

Atomun kendi şuuruna göre var olan madde boyutu…

Bedenin ve beynin algılama sistemlerine göre var olan algılama boyutu… Galaktik birimin, algılama sistemine göre var olan madde boyutu…

Ve, bunun ötesindeki algılayamadığımız sayısız katmanlar boyutu!…

Ama, özü itibariyle, orijini itibariyle hepsinde mevcut olan bilinç, Tek bir “NEFS“ten geliyor!. Tasavvufta, hüviyetine “İnsan-ı Kâmil”; bilincine de “Aklı Evvel” denmiş…

İşte biz, bulunduğumuz yeri, yapımızı, makro veya mikro plândaki âlemlerin ve bunlarla olan ilişki şeklimizi çok iyi anlamak zorundayız…

Ya bunu yapacak, ya da bunu yapamadan giden milyarlar gibi bu dünyadan geçip gideceğiz.. Görenler, bunları göremeyenlere bakacak, “Biri daha gitti!..” diyecekler… Onlar bize bakıp belki de, “vah!..” bile demeyecekler!. Daldan bir yaprağın kopması size göre neyse; o gerçekleri idrâk eden, o âlemleri yaşayanlara göre de bir birimin dünyadan gitmesi odur. (Ahmed HULÛSİ’den alıntılar)
* * *

59-) Elleziy halekas Semavati vel Arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel Arş* erRahmanu, fes`el Bihi Habiyra;

O (Hayy) ki, Semavat’ı, Arz’ı ve ikisi arasında olanları altı gün içinde yarattı… Sonra Arş üzerine istiva etti… Rahman’dır (O)!… (B sırrınca) Onu bir Habiyr’e (haberdar olan’a) sor!. (FURKAN SÛRESİ/B MEAL)

 

MAKRO VE MİKRO
birbirimize dokunuyoruz fakat aramızda ulaşılmaz sonsuz uzaklıklar ve girilmez sonsuz boyutlar var

Genç profesör koyu renkli antika masanın üzerine eğildi. Havada uçuşan toz zerrelerinden yorulanlar bir eski masanın üzerindeki mikroskop lamının üzerine dinlenmek için konmuşlardı. Toz zerrelerinin en miniğine doğru yoğunlaştı ve; “Gel bakalım dostum, sana biraz daha yakından bakalım” dedi

Lamı mikroskoba yerleştirdi, ışığı ve netliği ayarlayıp baktı. Biraz önceki “minik” zerre kendisinden bin kat daha küçük “mini minnacık” toz zerreciklerinden oluşan okyanusta bir ada gibi görünüyordu. Ve üzerinde rengârenk yüzlerce zerrecik taşıyordu. Profesör mırıldandı; “Ey dostum, biraz önce benim görebildiğim en küçük “mikro” idin, şimdi senden binlerce kez daha küçük “mikroların” ortasında dev bir ada gibisin ve üzerinde kayalıklar, çakıllar ve kumlar görünüyor sanki. Gel seninle biraz daha samimi olalım. Senin iç âlemine doğru bir seyahate çıkalım”dedi.

Lamı aldı ve mikroskoba; “Özür dilerim aziz dostum. Seni sık sık kullanmadığım için biliyorum bana kırgınsın ama ne yapalım seni dedemin dedesinden kalma bir anı olarak saklıyorum. Senin modan iki yüz yıl önce geçti” dedi.

Yine iki yüz yıllık eski masanın üzerinde duran bir başka mikroskoba baktı. Elindeki lama baktı. Ve yüz yıl öncesinin en son model ev tipi elektron mikroskobuna seslendi; “Bir zamanların süper büyüteci selam sana! Dedeme neler gösterdin neler. Hele bir bakalım biz de görelim” dedi. Lameli bölüme yerleştirdi ve baktı.

Biraz önce mercekli mikroskopta toz zerresinin üzerinde kum tanecikleri gibi görünen zerreler sıradağlar kadar büyümüştü. İrili ufaklı tepelerin aralarında vâdiler, yukarılarında yaylalar görünüyordu. Dağların yamaçlarında, vadilerde ve yaylalarda binlerce canlı yaratık sürüleri dolaşıyordu. Akıl almaz hızlarda çoğalıyorlar, birbirlerine saldırıyorlar, büyükler küçükleri yutuyorlar ve tükeniyorlardı. Tekrar çoğalıyorlar ve tekrar tükeniyorlardı.

Profesör; “Çok şükür onların arasına sığamayacak kadar büyüğüm” dedi. Dede hatırası elektron mikroskobundan lamı aldı ve bir hafta önce deneme amaçlı üretilen ve kısa adı TB olan“Takyon Büyüteci”nin bölümüne yerleştirdi.

TB’nin ekranı kendiliğinden açıldı. Yüz yirmi yıldan beri hiç değişmeyen “Pencereler” logosu “Hoş Geldiniz” melodisiyle günün tarihini yazdı: “30.03.2208”

Ekranın alt bölümünde büyütme oranları belirdi. Parmağıyla oturduğu yerden artı bini işaretledi. Dedesinin gördüğü en büyük görüntü en az bin kez daha net karşısındaydı. Toz zerresi ve üzerindeki daha küçük zerreler seyrine doyulmaz manzaralar oluşturuyordu. Parmağı ile ekranın üst bölümüne işâret etti. Görüntü iki boyutlu ekrandan helezonlar çizerek ayrıldı ve boşlukta üç boyutlu sanal cisim olarak belirdi. Yavaş yavaş kendi ekseninde dört ayrı yöne dönüyordu.

Profesör; “Bu kadar nostalji yeter!” dedi ve boşluktaki sanal cismi bir milyar kat büyüklüğe yükseltti. Biraz daha sıradağları, vadileri, yaylaları ve yamaçları seyretti. Toz zerresi evreninin üzerindeki “canlı sürülerinin” yaşam savaşlarını izledi.

İlk denemelerden sonra TB’yi daha profesyonelce kullanıyordu. Görüntüyü artı “bir trilyon”a yükseltti. Atom ve atom altı parçacıklar boyutuna girmeden “zerre” üzerindeki evreni büyütmeye ayarladı. O kadar büyüttü ki zerre üzerinde yaşadığı dünya boyutuna… zerrenin atmosferi de sonsuz gök yüzüne dönüştü.

Bir toz zerresi evreninin üç boyutlu görüntüsünde hareketin oluşturduğu zaman algısıyla birlikte dört boyutlu bir ortamdaydı artık. TB odanın görüntüsünü silmişti. Sadece toz zerresi evreni vardı ve Profesör kendisinden trilyonlarca kat küçük olan zerrenin üç boyutlu sanal evreninde sıfıra yakın bir nokta kadar küçülmüştü. Sanki bir gece yarısı çayırlara uzanmış sonsuz uzayı ve içindeki yıldızları ve galaksileri seyrediyor gibiydi.

Fakat zerrenin trilyon kat büyüklüğünün sonsuz üç boyutlu görüntüsü, dünyadan evrenin gece yarısı romantik seyrine pek benzemiyordu.

Bambaşka bir evrendeydi. İki yüz yıl ve beş bin yıl öncesi insanların gözleriyle göremediği ancak imanla kabul ettikleri veya masallarda betimledikleri cinleri (elektron alanlarını), melekleri (kuvvet alanlarını), devleri, zebânileri (virüsleri) seyrediyordu.

Gezegene dönüşmüş toz zerresinin kendine özgü atmosferinde yoğun bulutlar geziyor, gözleri kör edecek parlaklıkta şimşekler çakıyordu. Gök gürültüleri ise kulak zarlarını neredeyse yırtacaktı.

Yerden enerji hatları fışkırıyor, depremler oluyor, dağlardan kayalar yuvarlanıyor, merkezinden korkunç gürültüler geliyordu.

Alice’in (Alis’in) harikalar diyarına da benzemiyordu. Yüz yıl önce soyu tükenen sevimli tavşanlara benzeyen canlılar yoktu. Yerde sürünen canlı sürülerinin hiç birisi sevimli değildi. Eski Kutsal kitapların ve kutsal insanların anlattıkları “zebânîler”gibi geziniyorlardı. Yakaladıkları küçük canlıları eziyorlar, parçalıyorlar, çevreye fırlatıp atıyorlardı. Dünyalı misafirlerini görselerdi ona da güzel bir “işkence” töreni düzenlerlerdi. Profesör iyi ki sanal ortamdayım diye sevindi.

Zerrenin uzayında uçuşan yarı şeffaf meleğimsi canlılar yerdekilere göre daha sempatik ve zararsız görünüyordu. İşleri güçleri kütleleri birbirine yaklaştırmak ve ya uzaklaştırmaktı. O kadar meşgullerdi ki ne Profesörü fark ediyorlar ne de kendilerini…

Gerçeği madde olan sanal bir âlemin içinde olduğunu bilmese “meleklerin olduğuna gözü ile şâhitlik” ederdi. Sadece meleklere mi? Cinleri de görüyordu. Katı kütlelerin içinden ışık hızıyla geçip giden milyarlarca saydam cin “zerrenin çekim alanında” cirit atıyordu. Hiç biri sabit değildi. Zıp zıp zıplıyorlar, düzenli aralıklarla belirli eksenlerde (atom yörüngelerinde) dans ediyorlardı. Bazen bulut kümeleri gibi görünüyorlar bazen de görünmez olup manyetik enerji fırtınaları gibi esiyorlardı. İki yüz yıl öncesinin bilimsel dindarlarını düşündü. “Bunları görselerdi meleklerin, cinlerin, zebânilerin varlığı kanıtlandı diye sansasyon oluştururlardı” dedi. Halbuki onlar madde ve enerjinin doğal görünümleriydi. Cin, melek, zebâni daha derin anlamlar içermeliydi.

Dikkatini bir şey çekti. Meleklere ve cinlere benzettikleri çok katı dağlardan geçip gittikleri halde hiç birisi de kendi olduğu alana yaklaşamıyordu. Sanki görünmez bir manyetik enerji kalkanı olan aurası tarafından korunuyordu. Aura sadece bedeninin kapsadığı yerle sınırlı değildi, ufuk çizgine kadar etki alanı olduğunu fark etti.

Kendisi sanal zerre âlemini canlı ve cansız yapılarıyla birlikte seyrediyordu. Zerrenin canlılarının da kendisini algılayıp algılamadığını düşündüğü anda çevresinde Satürn’ün halkaları gibi görünümler oluştu. Korkmadım dese yalan olurdu. Korkmaması gerektiğini de biliyordu. Her şey hayaldi. Hayallerden niçin korkacaktı?

Kendisini algılamayan hayallerden korkmazdı fakat varlığını algılayan hayaller etrafını aniden sargıladıysa biraz korkma hakkı doğuyordu.

Beyninin telepatik iletişim isteği herhalde algılanmıştı. Ve tüm yönlerden aynı anda beynine gelen bir mesaj algıladı. Mesaj herhangi bir dile benzemiyordu fakat anlamını hissediyordu. Mesajı kendi kendine zihninde tekrar etti:

“İletişim isteğiniz alınmış ve onaylanmıştır”.

İçini büyük bir sevinç kapladı. Eski kutsal insanlar gibi “keşif” sahibi olduğunu düşündü. Zerrenin varlıklarıyla konuşuyordu. İlk bilinçli telepatik mesajını gönderdi;

“İçinizden biriyle daha yakından görüşmek istiyorum” dedi.

Anında karşısında insan sûretine bürünmüş bir canlı gördü. Canlı meraklı gözlerle Profesörü inceledi ve aralarında telepati başladı…

Canlı:

“Zerre insanın içinde, insan zerrenin içinde… Ne kadar tuhaf bir durum?”

Profesör:

“Aynı zamanda; zerre kendi yerinde, insan kendi yerinde… Evet çok tuhaf bir durum! Keşif mi, kerâmet mi, bilimsel bulgu mu? Belli değil. Ya hepsi ya da hiç birisi!..”

Canlı;

“Madde ve enerji, sanal ve gerçek, makrokozmoz ve mikrokozmoz hem ayrı yerde hem aynı yerde. Benim de içimde benden trilyonlarca kat küçük mikrokozmozlar var. Onlara göre ben makroyum. Onların da içinde mikrokozmozlar var. Bu sonsuza kadar böylece iner gider.”

Profesör;

“Sana göre ben makroyum. Bana göre benim evrenim makrokozmoz. Ben evrenimde mikroyum. Evrenim algılanamayan uzamlara göre mikro. Bu böylece sonsuza kadar sürer gider.”

Canlı;

“Mikro ve makro buluştu. Fakat yeni bir şey konuşmuyorlar. Daha doğrusu konuşamıyorlar. Bu düzen sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe değişmez. Sadece bazı bilinçler algılama yöntemlerini geliştirerek sonsuzda bir noktanın sonsuz manzarasını seyrederler.”

Canlı ve Profesör bu buluşmadan hiçbir zevk almamıştı. İkisi de aynı şeyi düşündüler, lâfı daha fazla uzatmanın ve ‘değişmezi’ birbirine tekrar tanımlamanın hiçbir anlamı yoktu. Çünkü ikisi de aynı şeyi aynı anda biliyor, daha mesaj göndermeden birbirlerini duyuyorlardı. Kendi kendileriyle konuşmak gibi bir şeydi. Telepatiyi durdurdular.

TB Profesörün “kapan” emrinin düşünce dalgasını yakaladı ve “Pencereler” logosu üç boyutlu görüntüyü geri çekti ve kapanış melodisiyle ekranını kararttı.

Profesör çok yorulmuştu. Boşlukta duran koltuğuna oturdu. İki yüzyıllık ayakları yalpalayan antika masanın üzerindeki toz zerrelerine baktı. “Henüz kendi üç boyutumuzdan haberimiz yok öbür boyutları merak ediyoruz” dedi.

“Canlı”dan son bir mesaj aldı;

“Senin de dünyan Samanyolu lamelinde bir makro canlı tarafından incelenen bir toz zerresidir belki de!..”

(Bilgi notu: Aşağıdaki linkteki ‘video’ Harward Üniversitesinde hazırlanmıştır.. Hücre boyutundaki bu görüntüler, elektron mikroskobu altında insan vucudunun çesitli yerlerinden alınmıştır.. Lütfen bilgisayarınızın sesini açınız.)

http://aimediaserver.com/studiodaily/harvard/harvard.swf

Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

About these ads

8 Responses to “Makro ve Mikro”


  1. 1 angorya 31 Mart 2008, 12:54

    An için de aynı şeyi düşünemez miyiz? Zamanın içindeki an. An’lar içre an’lar…
    Zaman ve mekan…
    Zaman mekanın neresinde, mekan zamanın neresinde?
    Yaşadığımız an’a o kadar büyük önemler atfediyoruz ki bazen, ona öyle tutsak oluyoruz ki… Unutuyoruz onun da sonsuzluk kavramının içinde bir zerreden ibaret olduğunu.
    Zamanın kendisinden an’ı yaşayarak özgürleşmeye çalışırken bir de bakıyoruz ki hiç anlamadan an’ın esiri oluvermişiz ve zamanın içinde sıkışıp kalmışız…

  2. 2 kenan 31 Mart 2008, 6:57

    AKLİ DABBE
    RUHİ DABBE
    KALBİ DABBE
    SONUNDA BEDENSEL DABBE GERÇEKLEŞİYOR.
    SONUNDA AİLEVİ DABBE GERÇEKLEŞİYOR.
    SONUNDA TOPLUMSAL DABBE GERÇEKLEŞİR.
    SONUNDA ULUSAL DABBE GERÇEK LEŞİR.
    TABİİ Kİ TÜM BUNLARDAN SONRA
    HALA AKLIMIZI GEREĞİ GİBİ KULLANARAK
    EVRENSEL VE KOŞULSUZ SEVMEYİ ÖĞRENEMEDİYSEK
    EVRENSEL DABBE ELBETTE Kİ GERÇEKLEŞMESİ KAÇINILMAZ BİR DABBE DİR.
    GEÇİRDİĞİ AİLEVİ DABBE SONUCU aklımı kullanmayı öğreten RABBE hamd olsun….
    Kur’an meali ile aklını kullanmayı öğrenen bir öğrenci….
    Tüm tüyolar onda. Haydi kendi dilimizde Kur’an mealini yaşamaya…
    Tüm dabbelerden kurtulmaya.
    saygılarımla ışığımız dan…………….

  3. 3 ruhum latife 31 Mart 2008, 1:43

    Güvenlik kodum, aynı bu yazı gibi ‘terapii’ olduğu için bu yazı bende huzur uyandırdı..
    Yorumları da okuyunca şunu anladım.. Aslında herkesin ailesi kendisinde saklı. Ehli beyti de kendisinde.. İnsanda sonsuz tane, kendisi gibi insan var.. Ve bunlar asla tükenmiyorlar, her an yeni ben, ben ler doğuyorlar…

    Ama kendimizden o kadar uzak ve kendimize o kadar yabancıyız ki..
    Hep noktaları söylüyoruz.. Oysa o nokta çok hissiz ve duyarsız geliyor bana.. Sanki birşey eksik..
    Eğer noktaya zum yaparsan o noktaların aslında sadece “beyaz bir cam işlevi yapan dönel ruh aynaları” olduğunu hayal de edebiliriz.. Bu daha da vahim ama daha gerçek…
    Sanki noktaya uzanmasak “kocakarı imanı ile iman edebilsek” daha romantik ve duygusal olacak….:))
    sevgiler

  4. 4 Çorumdan selamlar 31 Mart 2008, 4:23

    Sevgili Kenan kardeşim, anlatımın hoş olmuş, işimiz Chiron’a kaldı desene :) Kal sağlıcakla.

  5. 5 Bilim 31 Mart 2008, 9:09

    Bilim-kurgu gibi gerçekler…
    Kemal Bey, çok teşekkürler :)

  6. 6 Yasar 1 Nisan 2008, 8:26

    Mesela bir DNA zincirini görüyoruz ama gercek mahiyetini “algiliyamiyoruz” basit geliyor “disaridan” veya bir virüsün bertaraf edilip hücreden atilmasi vs. gibi. Ama Tümel yapida kücümsenmeyecek hatta cok önemli görevler yerine getiriliyor kücük kücük basamaklar halinde. Ayni bakisla insanin hayatini “disaridan” mesela uzaydan seyretmeyi düsündügümde…….. Ve daha önemlisi hangi bakis olursa olsun 5 duyu kisitli oldugunu düsündügümde……. Ahh bir “OKU” yabilsek olup bitenlerin 5 duyunun ötesinde olusturduklarini…

    Tesekkürler Sayin Kemal Bey

  7. 7 birol 2 Nisan 2008, 12:55

    Sanal bir oyun, film, tiyatro yazacak ve film yabacak olsaydiniz sirasiyla ne yabardiniz DÜSÜNÜN BAKIM!..

  8. 8 havva nisa 3 Nisan 2008, 2:44

    Değerli yazınızdan anladığımız o ki, kişininin önce kendisine, enfüsüne, özüne yönelmesi gerek Makro ve mikro varlığını Hüviyeti İNSAN-KAMİL Bilinci AKLI EVVEL olan aynı tek özden alıp aynı tek öz ise ve her zerre aynı özden meydana geldiyse, bizim bir an önce kendimize dönüp kendimizi tanımamız gerekir. Umarız bu yolculuğu nasibimizde varsa, izin varsa yaparız. ALLAH hepimize kolaylaştırsın, Evrensel özümüzü tanımayı nasip etsin. Yolumuzu aydınlatan tüm dostlara selam olsun, teşekkürler.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: