Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (1. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLÂHÎ HİKMET

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Allah ki…
Kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek varlık yoktur.
Allah ki…
Sayısız ve sonsuz güzel isimlere (esmâ’ül hüsnâ’ya) sahiptir. Sonsuz isimlerinin mânâlarını ve isim bileşiklerinin görünüşlerini âyan-ı sâbite âleminde (ilâhî bilgi boyutunda) seyr etmek (algılamak) diledi…
Ya da başka bir anlatımla…
Allah kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek başka varlıktan münezzeh olunca zâtındaki (kendi hakikatindeki) sonsuz tecellileri yine kendi zâtında görmeyi diledi. Kendi sırrını kendine açıklamayı murâd etti (istedi) diyebilirsin..
* * *

Bir şeyin kendi zâtında (kendi ilminde) seyredilmesi ayna gibi başka bir boyutta seyredilmesine benzemez.

Şöyle ki;

Aynaya bakan aynada kendisinin ruhsuz, cansız, derinliksiz tek boyutlu sûretini görür. Ayna yetersiz, bulanık, kırık parçalar halinde ise görülen sûretler de yetersiz, bulanık ve parçalar halinde olacaktır.

İşte bu nedenden dolayı, ilâhî seyirde Hak kendisini hariçteki ayna gibi bir yüzeyde seyretmez. Âlem (evren) dediğimiz şey Hak’ın kendi hakikatinin dışındaki aynası değildir. Hak’ın âlem aynasına tecellisi, sonsuz mânâlarını yine kendi hakikatinde âlem olarak seyretmesidir.
* * *

Âlem (her canlı boyutunun algıladığı kendi evreni) dediğimiz şey sonsuz ilâhî isimlerin ve mânâlarının zahiridir (dışsal anlamlarıdır).

Kendi hakikatini algılayacak bağımsız bir varlığa sahip olmayan âlem bu nedenle aynen ruhsuz bir ceset gibidir. Âlemin kendi hakikati olan esmâ boyutunu (salt ilim, saf bilgi boyutunu) algılayabilmesi için âdeta bir ruha (bilince) ihtiyacı vardı.

Bu ruh da (bilinç de) ona önce Feyz-i Akdes’den ( Hak’ın en yüce makamı olan zât/öz boyutu’ndan) bir alt mertebe olan feyz-i mukaddes’e (Hak’ın zât makamından sonraki sıfat/özellikler mertebesine) inecek oradan da âleme tecelli edecekti.

Bu ruh (bu bilinç) insan tecelliyatında âlemde “Âdem/Havvâ” ismi ile “göründü”.

Âlemin sonsuz dışsal görüntüsü (anlamları), sonlu insan bedeni olarak tecelli etti. Bundan dolayı insana sonsuz ilim boyutunun (evrenlerin/âlemlerin) küçültülmüşü, özeti anlamında “âlem-i asgar” denildi.

İnsanın sonlu gibi görünen dışsal tecelliyatı sonsuz boyuta çevirildiği zaman âlemler olarak açılır. Sonsuz âlemleri sonlu bir dışsal görünüme indirgersen Âdem/Havvâ olarak tecelli eder… ve etmiştir.

Yine…

İnsanın cüzî (sınırlı) gibi algılanan ruhunun (bilincinin) hakikatini fark edenler onu küllî ruh (sınırsız, sonsuz, evrensel, tümel) olarak yaşarlar. Resuller, Nebî’ler ve Velî’ler bu yaşam idrakindedirler.

İnsanın tüm bu hakikatleri idrak ederek bilinç boyutunda yaşamasına mecâzen ruh üfürülmesi denilmiştir.

Âdemler ve Havvâlar (her an yeryüzünde yaşayan bireyler, insanlar) bu yaratılış sırlarına vâkıf oldukça âlemlerin ruhu ünvânını almaya başlarlar.
* * *

Melekler büyültülerek âlem haline dönüştürülmüş insan (“insan-ı kebir”) olarak anlatılan evrenin bazı kuvvetleri hükmündedir. Her kuvvet bir melektir ve kendisini sadece kendisi olarak algılar, kendisinden daha alt boyutu ve daha üst boyutu fark edemez. Her boyutta kendi hakikatini bulduğu ve bildiği için de her varlığın bilincini algılarlar. Her kuvvet (her melek) bir öncekinin üst bilinci, bir sonrakinin alt bilinci olduğu için sonuçta yine tek bir tümel bilinçtir… En üst boyutta tümel akıl ve tümel bilinç Cebrâil olarak tecellî eder.

Cebrâiliyet boyutunu ancak Nebî ve Resul olarak halkedilmiş “insan-ı kâmil” algılayabilir. Bu boyutun hakikati bizlere tamamen kapalıdır. Ancak mecâzi benzetimlerle anlamaya çalışırız.
* * *

Sonsuz esmâ boyutunun özü ve özeti olan varlığa “insan ve halife” denildi. Hak’ın huzurunda insan bir gözün göz bebeği gibidir. Çünkü Hak kendi mânâlarının tecelliyatı olan âlemlerini kulunda gören göz olarak seyretmektedir… Kuluna kendinden gayrı varlık vermeden.
* * *

İnsanın dışsallığına mecâzen “mahlûk” yani sonradan yaratılmış (hâdis) denilir. İnsanın içselliğine, hakikatine mecazen “Hak” denilir ki Hak kadîmdir (başlangıçsızdır).

Böylece insan, sonlu ve sonsuz denizi birleştiren (cem eden) yegâne varlık oldu.

İnsan, aslında tek/ahad olan mânâyı sonsuz anlamlara dönüştüren ve her bir anlamı çok değişik kavramlarla anlatan bir ayıraç gibidir.
* * *
Hak’ın varlığı paha biçilemeyen sonsuz bir hazine gibidir. İnsan-ı Kâmil de o hazinenin koruyucusu olan mühür gibidir. Hazineyi açmak için İnsan-ı Kâmil’in ilmini açmak gerekir. Hazinenin değerini ancak İnsan-ı Kâmil dile getirebilir.

Âlemler hazinedir, insan da âlemlerin giriş kapısındaki koruma mühürü gibidir. Âlemler dâiresine insanın mühür hükmündeki beyninden (eski tabirle kalbinden) ulaşılabilir.

İnsan bilinci Hak’ın gölgesi olarak ebedî var oldukça sonsuz hazine de sonsuz olarak değerlenecektir.

İnsan bilinci (mühür) yok olursa hazine (sonsuz ilâhî ilim/data) de boşalmış olur. Değerini açığa çıkaracak olan ayıraç olmayınca hazine de değersiz, boş bir şey hükmüne girer. Âhiret yaşamının sonsuzluk sırrı budur. Hazinenin sonsuz değeri için sonsuz boyutta insanın sonsuz tecellisi gerekmektedir.
* * *

Tüm isimler Âdem’e/Havvâ’ya bunun için öğretildi, yani varlığında cem edildi (toplandı). İnsana göre cüz (parça/sınırlı) varlık olan melekler varlıklarındaki esmâ eksikliklerinden dolayı insanın halife olarak atanmasındaki hikmeti tam olarak kavrayamadılar. Bu kavrayamamak gerçeği “itiraz ettiler” mecazı ile anlatılmıştır.

Eğer meleklerin yaratılış terkiplerinde tamlık olsaydı böyle bir “itiraz” açığa çıkmazdı. İnsan hakkındaki yetersiz değerlendirme konumu oluşmazdı. Ya da kendi eksikliklerini fark edecek bilinçte olsalardı insanın hakikatini anlarlardı ve bu sözlerden kendilerini korurlardı.

Eksiklikleri davalarını daha da ileri götürmelerine ve tesbihde (Hak’ın varlığını her yönden kavrama yeteneğinde) ve takdiste (Hak’ın varlığının tek varlık olduğunu kavrama yeteneğinde) kendilerinin daha üstün olduğu yanılgısına sürüklenmelerine neden oldu.

Hâlbuki Hak’ın tesbihi ve takdisi için insanın varlığı meleklere göre daha tam idi. Hak insana bu tamlığını meleklerle konuşma motifiyle açıkladı ki insan kendi değerini fark edip gereğini yaşasın istedi.

Ayrıca insan henüz bilmediği bir konuda kendisini yeterli görüp de “ben her şeyi bilirim” davasına kalkışmasın istedi.
* * *

Akıl, ruh, hayat, ilim ve benzeri kavramlara umur-u külliye ( tümel soyut kavramlar) denilir. Fakat soyut olarak bir varlığa sahip değildirler. Ancak her hangi bir varlıkta özellik (sıfat) olarak anlaşılabilirler. Örneğin, evreni ve kendisini karşılaştırarak yaşamın değerini ve kaynağını araştıran beyinin bu faaliyetine “akıl” diyoruz… Sonlunun ardında gizli sonsuz varlığına “ruh” diyoruz… Gelişimine, değişimine “hayat” diyoruz… Ulaştığı değerlere, yargılara “ilim” diyoruz.

Umur-u külliye (tümel soyut kavramlar) açığa çıktığı birimden ayrı bir varlığa sahip değildir, o birimlerle aynı da değildir. Mesela ruh insandan ayrı bir şey de değildir, insanın aynısı da değildir. Yine ilim, hayat akıl ve diğer soyut kavramlar insan değildir insanın haricinde de değildir.
* * *

Allah hakkında mutlak ilim ve mutlak hayat sahibidir hükmü sabittir. Allah; hay’dır (hayatın ve yaşamın mutlak hâkimidir ve kendi sıfatıdır)… Allah; alîm’dir (bilendir, bilgindir).

Meleklerde ve insanlarda da ilim ve hayat vardır. Varlığın kesreti (çok gibi algılanması) ilmin ve hayatın da kesretini (çokluğunu, parçalanmışlığını) gerektirmez. Allah, melek ve insanı üç ayrı varlıkmış gibi kabul etmek umur-u külliyeyi de çok olarak düşünmeyi gerektirmez. İlim ve hayat bölünmez, parçalanmaz ahad olan hakikatlerdendir… Diğer sıfatları da bu iki misale göre düşünebiliriz.

Allah ile melek-insan arasındaki ilim-hayat farkı şudur. Allah’ın hayat ve ilim sıfatı kadîmdir (başlangıcı yoktur). Melek ve insanın ise başlangıcı Allah’a göre (hâdistir) sonradandır ki bundan dolayı hayatın ve ilmin birimlerdeki tecellisine sonradanlık ismi verilir. Fakat sadece ismi “sonradanlık”tır, hakikati tek ve bölünmez olduğu için yine ezelîdir (kadîmdir).
* * *

Allah ezelî ve ebedî varlıktır. Başlangıcı ve sonu yoktur.

Allah hakkındaki bu hükmü verebilmek, ezeliliğin ve ebediliğin zıttı olan başlangıçlı ve bitişli olan başka varlıklara bağlıdır. Allah’dan başka varlık olmadığı ve olamayacağı da değişmez gerçektir. Bu durumda akıl ve zihin tıkanıyor ve çözümü şöyle buluyor.

Allah zatında hiçbir şeye muhtaç değildir, (âlemlerden ganîdir). Zatının varlığı geçici varlıklara bağlı değildir. Geçici varlıklar ise O’nun zatına muhtaçtır. Varlığını o zâttan alır. Meselâ zât; insan değildir. İnsan zâtın ilminden var olmuş sonradandır. İnsan olsa da olmasa da zât yine zâttır değişmez. Zâtın ilminde insan ve diğer mânâlar olsa da olur olmasa da olur. Fakat zât olmazsa insan ve diğer mânâlar olmaz. Böylece zâtın ilminden var olan mânâlara başlangıçlı ve bitişli denildi. Allah’ın ezeli ve ebedi olduğu bu şekilde anlaşıldı.
* * *

Bizim sınırlı olarak algıladığımız sanal (vehmî) varlığımız Hak’ın ilminde mevcûd olmasından dolayı Hak kendi varlığına “vâcib el-vücûd” (zorunlu varlık) dedi. Bizim sanallığımıza da “mümkün el-vücûd” (zorunlu olmayan varlık) dedi.

Âyetlerini (kendi varlığının hakikatlerini) kendi ilmindeki sanal varlıklarına gösterdi. Bu sebeple biz O’nun varlığına kendi varlığımızı kanıt olarak bulduk. O’nun en büyük varlık delili her kulun kendi nefsidir (kendi hakikatidir). Başka hiçbir delil aramaya gerek yoktur. Çünkü kendi varlığına kendi varlığı olan bizlerden başka delil olabilecek başka bir varlık boyutu daha mevcut değildir.

Bunun bu halde olduğunun bilgisi bizlere Resul ve Nebî dillerinden kelimeler olarak ulaştı.

Hak kendisini kulu ile vasfetti (tanımladı). Bu sırdan dolayıdır ki kul Hak’da kendini seyreder, Hak da kulunda kendini seyreder.

Fakat bu seyir bazı birimlerde fark edilemez. Eğer her birim bu seyir sırrını fark etmiş olsaydı şu anda varlıkta çokluk algısı olmazdı… Çokluk zannı ve vehmi de olmasaydı şu anda kulluk bilincinden doğan yaşam da olmazdı.
* * *

Hak kendisine evvel ve ahir dedi. Fakat bize göre evvel ve ahir değildir. Çünkü “biz” dediğimiz varlık O’ndan doğmuş ve O’ndan kopmuş bir parça değildir. Eğer Hak bize göre evvel ve ahir olsaydı bu onun için bir eksiklik olurdu. Hâlbuki O tüm eksikliklerden münezzehtir.

O’nun evvelliği bir an sonraki âhirliğine göredir. O’nun evvelliği bir an sonraki daha da mükemmelliğine göre bir evvelliktir. Her an evvel, her an ahirdir. O her an mükemmelleşmektedir.

Günde en az yetmiş kez tövbe etmenin sırrı budur… yetmiş sayısı semboliktir…
* * *

Sonra Hak kendisini zâhir ve Bâtın olarak tanımladı.

Âlemin varlığı bizim varlığımızla zâhirdir… Âlemin yokluğu bizim yokluğumuzla bâtındır.

Bizim yokluğumuza “gayb âlemi”… Bizim varlığımıza da “şehadet alemi” denilir.

Bizim yokluk halimiz O’nun “gazabı”dır, o gazab da bizim havfımızdır (korkumuzdur)… Bizim varlık halimiz O’nun “rızâsı”dır, o rızâ da bizim recâmızdır (ümidimizdir).

Bizler O’nun gazabından rızâsına, korkusundan ümîdine sığınırız… ve doğal olarak varlık her an rızâda ve her an ümîddedir…
* * *

Allah ahad olan ilmini âlemlerin teferruatı olarak tecelli ettirince Cemâl ve Celâl sıfatlarını “iki el” ile tabir etti. Varlığı ve varlığın özü olan insanı iki eli ile yarattığını söylemekle her an Cemâl ve Celâl kudretinin yürürlükte olduğunu bildirdi.

Allah bu cemal ve celal perdelerinin ardında kendi zatını gizledi. Bu perdeler nefsimizdeki ve ufkumuzdaki güzellikler ve şiddetlerdir.

Âlem dediğimiz cemal ve celal perdesi kendi varlığını bilmez Hak’ın varlığını da bilmez. Bundan dolayı içinde “insan” olmayan âlem Hak’ı ebediyen kavrayamaz. Hak kendi varlığını kavraması için Âdem’i/Havvâ’yı cemal ve celal perdelerinin ardını bilinciyle idrak edebilecek nitelikte yarattı. Ve iki elimle yarattım mecazı ile vahyetti.

İşte bunun için Allah İblîs’e sordu: İki elimle yarattığım (cemal ve celal sıfatımla halk ettiğim) mahlûka secde etmekten seni men eden şey nedir?

İblîs ise âlemden bir kuvvettir (cüzdür, parçadır) ve insan gibi tümel değildir. İblis’in secde etmemesi kendi eksikliğini tam olan insanda görmesinden dolayıdır. Halifelik de bundan dolayı tümel varlık olan insanda aksetmiştir.

İblis’in ve meleklerin halife olamaması Hak’ı her yönüyle ve sonsuzluğuyla kavrayamamaları nedeniyledir. Ve eksikliklerini bilememeleri ve kendilerini tam olan insandan üstün zannetmeleri nedeniyledir.

Her insan halife donanımı ile yaratılmıştır fakat donanımını fark edip hilafetini açığa çıkarması gerekmektedir. Hilafetini açığa çıkaran insana da “İnsan-ı Kâmil” denilir. Böylece İnsan-ı Kâmil bilincine erişmiş olanın dış sûreti âlemin dış sûretinden ayrılır (özgürleşir) ve özünde de Hak’ı işitme ve görme hakikati olarak keşfeder.

İnsan da kendini her an açılan, her an artan ilim tecellisi olarak algılamak zorundadır. Benim ilmim tamam oldu diye yanılgıya düşen hilafetten de düşmüş olur.
* * *

İnsanın (Âdemlerin/Havvâların) bedenlerinin yaratılışındaki hikmet sonsuz Allah isimlerinin zahiri mânâlarını seyr içindir. Bilinçlerinin yaratılmasındaki hikmet de yine Allah isimlerinin bâtınî mânâlarını seyr içindir.

Âdem/Havvâ bir yönüyle Hak’ın kendinden kendine tecellisi bir yönüyle de Hak’ın kendinden halk’a (yaratılmışlığa) tecellisidir.
* * *

Şimdi de şunu bilmemiz gerekir.

İnsan türü tek bir özden türetilmiştir. Allah buyurmuştur ki:

1-) Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen, vettekullahelleziy tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakıyba;

Ey insanlar!… Sizi nefs-i vahide’den (bir tek nefs’ten; tek bir öz’den; kozmik bilinçten) halk eden ve ondan da kendi eşini halk eden ve o ikisinden bir çok rical (erkekler) ve nisa (kadınlar) üretip (böylece) yayan Rabbinizden ittika edin… Ve (ancak) O’nunla (B sırrı?) birbirinizden istemekte olduğunuz Allah’dan ve RAHMler’den (yakınlardan) de ittika edin (haklarını dikkate alın; o tarafla alakanızı sıkı tutun)… Muhakkak ki Allah üzerinizde Rakıyb (kontrolünde tutan)’dir. (Nisâ Suresi 1. Âyet, B Meal)

Allah’ın bu emri zahiri varlığımızın hakikatinin ne olduğuna işaret taşımaktadır. Bâtıni hakikatimizin de yine aynı olduğuna da işaret ederek bizi ittikaya (korunmaya) davet etmektedir. Korunmanın buradaki özel anlamı şudur. Hak’ın hem zahiren hem de batınen tüm isimlerine tam mazhar olduğumuzu unutmamamızdır. Kendimizin hakikatini unutmaya karşı korunmalı olmamızdır.

(((…ibn Arabî bu bölümde açıkça bahsetmemiş olsa da Âdem hakkındaki görüşü kısaca şöyledir: Allah sayısız Âdem (öz, nefs, canlı) yaratmıştır. Bu Âdemlerden ilk defa olarak Allah’ın varlığını ve ahadiyetini fark eden insan, Resul ve Nebî olan Hz. Âdem’dir. Diğerleri Allah’ı fark edemeyen, ahadiyeti anlayamayan insan olarak devam etmişlerdir. Kendisinde ahadiyet ilmi açığa çıkanın soyu bilgi yönüyle Hz. Âdem’e nisbet edilir. Resulullah a.s.’ın kendi nesebini de Hz. Âdem’e dayandırması bu sırra bağlıdır… Konuya açıklık getirmek için kısa bir alıntı yapıyoruz. Daha detaylı bilgi için de alıntı kaynağını linkte veriyoruz…
{… Adem “nefs“inin hakikatını bilecek ve gereğini yaşayacak bir kapasite ile yaratıldığı için “halife” oldu “yeryüzünde“!..
Burada, “Adem” ismiyle, “İnsan“ı kastediyorum.
Esasen, bizim bildiğimiz Adem`in, yeryüzünde meydana gelen ilk Adem olmadığı yolunda bazı geçmiş beyanlar var. Yani, bizim neslimizin ilk insanı olan Adem, esas insanlığın başlangıcı olan Adem değil!..
Kur`ân-ı Kerîm ‘in bahsettiği Adem, “insan“lığın başlangıcı olan Adem… Belki de yüz milyonlarla ifade edilebilecek bir süre önce yaşamış olan Zât!..
Oysa, o Adem`den bu yana değişik sayıda Ademlerin yaşamış olduğu belirtiliyor…
Meselâ; Muhyiddin-i Arabi, “Fütühât-ı Mekkiye” isimli kitabında;
Kâ`be ‘de tavaf sırasında bir zâta rastladığını, (tabii bu Zât, bildiğimiz maddi sûretli bir Zât değil, mânevî bir sûret olarak veya Ruh olarak diyelim), kendisine kim olduğunu sorduğunu; o zâtın da cevaben:
-Ben senin baban Adem`den kırk bin sene evvel yaşamış Adem`im” dediğini yazıyor…
Bunun gibi, Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın torunlarından, bâtın ve zâhir ilimleri konusunda son derece vukuf sahibi çok değerli bir Zât olan İmam Cafer-i Sâdık da şöyle diyor:
Sen sanıyorsun ki, Allah sizden başka beşer yaratmamıştır. Hayır!. Vallahi, Allah, bin kere bin Adem yaratmıştı ki, siz, o Ademlerin sonuncususunuz“!…
Öyle veya böyle, neticede ilk Adem, “Halife” olarak meydana gelmiştir; O`nun genetiğinden gelen bütün “insan“lar da aynı şekilde, Allah sûreti üzere, yani Esmâ-i ilâhînin değişik formüller şeklindeki bileşimler olarak meydana getirmiştir..
Şimdi bizler için bütün mesele, bu “Hilâfet” hâlini, bilinçli olarak hissedip yaşayabilmektir…
Bunu, nasıl bileceğiz ve yaşayacağız?…
Bir insanın, “Halife” olmasını idrâk etmesi için önce, geniş kapsamlı bir bilgiye, ilme ihtiyacı vardır!…
Günümüzde bu, kısmen kolaylaşmıştır… Çünkü, eskiden mecaz yollu anlatılan pek çok şey, bugün bilimsel olarak açıklanıp izah edilebilmektedir…} [Ahmed Hulusi’den alıntıdır]
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/bilinc/bilinc03.htm …)))

* * *

Allah Âdem’e/Havvâ’ya kendi nefsinde hem âlemin hakikatini gösterdi hem de evlâtlarının ulaşacağı bilgi mertebelerini gösterdi. Âdem ve Havva’ya açılan bu hakikat benim de nefsimde ilham olarak açığa çıkınca bu kitapta belli bir sınır içinde yazdım, fakat her şeyi olduğu gibi yazmaya ne sayfalar ne de ömürler yeter. Allah Resûlünün ilminden anladığım kadarıyla Âdem kelimesinde gizlenen ilâhî hikmetler bunlardır.

1. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

About these ads

6 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (1. Bölüm)”


  1. 1 ruh-i latife 24 Şubat 2008, 2:41

    Bu yazı için Kemal bey’i ve şahsında Muhiddin ibn Arabi ‘yi ve hz. resulü ekrem’i selamlıyorum .. az evvel bu kitabı düşünüyordum ve yazmaya çalıştığım ruhumun masalını… ikisinin çözemediğim birbirlerine olan bağını..
    o zamanlar okuduğumda anlayamadığım ve hayatımı değiştiren bu kitabı şimdi sayenizde bir nebze anlayabileceğimi umuyorum… ve bu değerli çalışma için Allah’tan ; Arabi hoca gibi, ilminizi arttırmasını diliyorum..
    Güvenlik kodumun ‘nokta’ olmasını da sevinçle karşılıyorum… ‘nokta’ olun ve ‘nokta’ olalalım inşaallah diyorum.. amin…..

  2. 2 kenan 24 Şubat 2008, 8:22

    Şanı sonsuz yüce ALLAH’ım. beşerin vasfettiklerinden sonsuz münezzeh ALLAH’ım. Seni hakkıyla övemem sen kendini vasfettiğin gibisin.. Seni hakkıyla anlayamadım. beni affet Senı anlayan dostlarının arasına kat… amiin

  3. 3 Uryan 24 Şubat 2008, 11:45

    ALLAH RAZI OLSUN.

  4. 4 angorya 25 Şubat 2008, 3:45

    İşimiz atalarımızdan daha mı zor yoksa daha mı kolay?

    Bir yandan daha kolay… bilgiye ulaşmak bu kadar kolay olduğu için, bilim ilerlediği için… öte yandan zorluklar da var…………………………….

    uzuun noktalardan ve aradaki boşluktan da anlaşılacağı üzere; zorlukları sıralamaya yeltendim; AMA olmadı…

    çünkü; aslında zorluk değil sadece kolaylıklar olduğu düşüncesi doğdu içime, hem de çok net ve güçlü bir şekilde…

    Evet, evet… bence, bizler atalarımızdan, dedelerimizden daha şanslıyız… işimiz çok kolaylaştırılmış… gecenin bu vaktinde herkes uyurken, sıcak köşemde bu kadar rahat bir şekilde kainatın sırlarını okuyabiliyorken zorluklardan bahsetmek sanki nankörlük olacakmış gibi geldi bana…

    dolayısıyla, zorluk falan yok zannımca… sadece kapalılık, yani uyku, yani gaflet hali var…

    bilgiye, hakikate ulaşmak için gönlünde en ufak bir kıvılcım çakanlar için ise bütün kapılar ardına kadar açık…

    yeter ki biz isteyelim, dileyelim ve dileğimizin gereklerini yerine getirelim…

    Yorumunuz çok güzeldi Sevgili Kemal Gökdoğan, yüreğinize, beyninize sağlık… ilminiz an be an çoğalsın…

  5. 5 mustafa öz 2 Mart 2008, 6:58

    Yaklaşık üç yıldır Fusus el-Hikem okuma çalışması yapan bir kişi olarak bu çalışmayı görünce heyecanlandım, her ne kadar çalışma çok genel hatlarıyla ve kaba çizgileriyle bir aktarım ise de okuyucu yorumları ile zenginleşeceğini düşünerek hemen Fusus el-Hikem in girişinden bir paragraf, bir soru ve bir yorum sunmak istiyorum;

    “Bundan sonrasına gelince, 627 yılında Muharrem ayının sonlarına doğru Şam kentindeyken, rüyamda [mübeşşire] Resulallah’ı (sav) gördüm. Elinde bir kitap vardı ve bana şöyle buyurdu: “Bu kitap, Fusus el-Hikem’dir. Bunu alıp insanlara götür ki ondan faydalansınlar.” Ben şöyle dedim: “İşitip itaat edilecek olan, Allah ve Resulü ve aramızdaki emir sahipleridir — ve biz de emrolunduk.” Dolayısıyla, bu kitabın herhangi bir fazlalık veya eksiklik olmaksızın, Resulallah’ın (s.a.v.) bana getirdiği sınırlar içerisinde ortaya konması için isteneni yerine getirdim ve niyetimi arılaştırdım ve kendimi (nefsanî) yönelim ve istemlerden yalıttım. Ve Allahu Teala’dan bu kitabı ortaya koyarken ve bütün hallerimde beni şeytanın söz geçiremediği kullarından kılmasını; parmaklarımın yazdığı ve dilimin söylediği ve kalbimin içine aldığı bütün herşeyde ilahi korumayla, beni, kalbimin tabiat alemine dönük yüzünde [ru-i nefsî] ahadiyet mertebesinden gelen ilhamlara [ilka-i Subbuhî] ve ruhun üflenişine özgülemesini; bu şekilde, kendi hükümlerimi dayatıcı değil yalnızca tercüman olmayı; öyle ki, kalb sahibi olan ehlullahtan bu kitabı anlayan kişinin, onun aldatıcı nefsin garazlarından münezzeh bulunan takdîs (yani, ahadiyet) makamından indiğini mütehakkık olmasını istedim ve bunun için duacı oldum.”

    Arabi hazretleri bu paragrafta Fusus el-Hikem Resulallah’tan (sav) aldığını söylüyor bu nasıl olabilir?..
    Kendi yorumumu daha sonra arz edeceğim.

  6. 6 angorya 29 Mart 2008, 11:56

    ‘’ Melekler büyültülerek âlem haline dönüştürülmüş insan (“insan-ı kebir”) olarak anlatılan evrenin bazı kuvvetleri hükmündedir. ‘’

    (O halde, insanda tüm bu kuvvetler var fakat o bunları hakkıyla açığa çıkaramadığı için atıl durumda bu kuvvetler. Meleklerinki ise tek kuvvet olduğu için lazer ışını gibi odaklı ve keskin. İnsan kuvvetlerin tümünü birleştirerek açığa çıkarma yeteneğine sahip. Bunlardan ne kadarı tam olarak çıkarsa açığa insan da o kadar meleki özelliklerle donanmış olur. Bir anlamda birkaç melek(e) 1 kişide toplanmış olur. Tümünü birden tek tek (yani bir tek melekenin tam anlamıyla) hakkıyla açığa çıkarabilen ise ilahi kudreti açığa çıkarmış olur.)
    . . .

    ‘’ En üst boyutta tümel akıl ve tümel bilinç Cebrâil olarak tecellî eder.’’

    (Cebrail bilinci hepimizin içinde uyur vaziyettedir ve uyandırılmayı beklemektedir, desek?!)
    . . .

    ‘’Hak’ın huzurunda insan, bir gözün göz bebeği gibidir. Çünkü Hak kendi mânâlarının tecelliyatı olan âlemlerini, kulunda gören göz olarak seyretmektedir… Kuluna kendinden gayrı varlık vermeden.’’

    (İnsanlar kendilerini ve başkalarını yargılarken, kötü davranırken bu noktayı göz önüne almalı…)
    . . .

    ‘’Umur-u külliye (tümel soyut kavramlar) açığa çıktığı birimden ayrı bir varlığa sahip değildir, o birimlerle aynı da değildir. Mesela ruh insandan ayrı bir şey de değildir, insanın aynısı da değildir. Yine ilim, hayat akıl ve diğer soyut kavramlar insan değildir insanın haricinde de değildir.’’

    (Ruh ego’nun esiri değildir, dolayısıyla sınırsızdır, sonsuzdur. İnsan ise egoya hapsolmuş sonlu ve sınırlı bir varlıktır. Ego tamamen yok olsa bile (mümkünse eğer bu) yine de et-kemik beden sınırlayacaktır insanı. Ruh ise hepsinin ötesindedir, insanın içindeki ama ötesindeki bir güç. İnsanın özü dedikleri şey bu olsa gerek. Özümüzle ne kadar yakın ilişki içindeysek o kadar ruh bilincindeyiz…)


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 25 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: