Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (13. Bölüm)

(1) (2) (3) 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9. Bölüm 10. Bölüm 11. Bölüm 12. Bölüm

LEYLÂ’lı MECNÛN
peçenin ardındaki güzel

Mecnûn hançeri kaldırır ve tam kalbine saplamak üzereyken durur.

“Hayır, Leylâ! İntihar etme” der.

Leylâ ve Mecnûn hakkında açıklama :

Leylâ ve Mecnûn Osmanlı divan şairi ve tasavvuf edebiyatı üstâdlarından Fuzuli tarafından yazılmış bir hikâyedir. Leylâ ve Mecnûn isimli şahıslar tamamen hayali kahramanlar olup tarihte yaşadıklarına dair hiçbir iz yoktur..

Fuzulî bu hikâyeyi beşerî aşk tarzında anlatmıştır. Fakat hikâyenin anlamının beşeri aşk ile uzaktan ve yakından hiçbir alâkası yoktur. Hikâye tamamen tasavvufi içeriklidir.

Leylâ; tasavvufî yolculuk olan seyr-i süluk (bilincin hakikate yükseliş aşamaları) ile ulaşılacak gâyenin sembolüdür. Mecnûn da nefsin (o gâyeye yükselen bilincin) sembolüdür.

Leylâ; gece, geceye ait, gecenin rengi gibi anlamları içeren bir isimdir. Tasavvufta gece, karanlık ve siyah kavramları Allah’ın zâtî yönüne işaret eden sembolik bir renktir. İnsan kalbinin ya da daha doğru bir ifade ile insan bilincinin AHADİYET (teklik) ilmini tanıyıp o ilme âşık olması olayı siyah renk ile anlatılır. Bunun da kaynağı; Hz. Muhammed a.s.’ın Mekke’yi fethettiği gün sancağının ve sarığının renginin siyah olmasıdır.

Zâhirde Mekke’yi fetheden Resulullah a.s. hakikatte Ahadiyet ilminin zirvesini fethetmiştir. Ahadiyet ilminin zirvesi ise a’ma (mutlak yokluk, mutlak teklik, mutlak karanlık) makamıdır. Aydınlıkta varlığın kesreti (çokluğu) görünür ama gece olunca ışıkta görülen tüm çokluk kalkar ve yerini sonsuz bütünlük olan tekillik kaplar.

Mecnûn kelimesi “göze ve bilince gizli olmak” anlamındaki kök harflerden gelmektedir. Cennet, cin, cinnet kavramları birbirine akraba sözcüklerdir. Cin “beş duyuya gizli varlık” anlamındadır. Cennet de yine “beş duyumuza gizli bir mekân” anlamını içerir.

Cinnet geçirmek; sebebi gözle görülemeyen bir olay nedeniyle akli kontrolü kaybetmek anlamındadır. Mecnûn ismi de hikayeye özgü olarak cinnet derecesinde tüm bilincini AHADİYET ilmine odaklamak ve o ilimden başka tüm varlıktan ilgiyi kesmek anlamlarını içerir.

“Mecnûn’un Leylâ’ya aşkı başlangıçta beşeri bir aşk idi sonradan Leylâ yerine Mevlâ’yı buldu ve aşk ilahi aşka dönüştü” gibi basit bir yorumu tamamen terk etmemiz gerekir. Leylâ ve Mecnûn hikayesi ilâhî aşkı da anlatmaz. Mecnûn; kendisini Ahad’dan ayrı bir varlık zanneden bilincin tekrar Leylâ’ya; yâni kendi Ahadiyetine dönüşünün hikâyesidir. İnsanın kendi hakikatini idrakidir. İnsan ve ismi Allah olan bir tanrının birbirini sevmesi değil Allah’dan gayrı varlığı olmayanın kendine olan aşkıdır. Allah’ın kendine olan aşkının hikâyesidir.

1- RAPORLU TABURCU

Manisa tımarhanesindeki çilemi doldurmuş ve annemin dilekçesiyle hastaneden taburcu edilmiştim. Çıkış belgemde “Yaptığı şeylerden ve düşündüğü şeyleri söylemesinden mes’ul değildir” yazıyordu.

Ben “her dilediğini sualsiz yapacak ve yaptığından asla sual olunmayacak” bir belgeye ulaşmıştım. Buna delilik mi, velîlilik mi denilir? Siz karar verin.

Cebimdeki belgeye göre her düşündüğümü kimseyi dikkate almadan ifade etmek özgürlüğüm de vardı. Yâni ben Râci olarak sanki evrende “tek” varlık imişim gibi her şeyi kendi kendime konuşabilirdim. Nasıl olsa ben’i ben’den başkası duyamayacaktı. . .

Başta anneciğim ve tüm tanıdıklar benim için üzülüyorlardı. Fakat onulmaz akıl hastalığına düşmüştüm, tedavi olunamazdım, çârem yoktu. Ben de, bana acıyan akıllı (?) akrabalarıma ve dostlarıma üzülüyordum. Onların da benim gibi hastalanması için dua ediyordum.

Aynalı Baba’yı da aramıyordum. Ben nerede isem o oraya geliyordu. Manisa’dan İstanbul’a dönmüştüm. Canım Aynalı ile buluşmak, ispirto ocağında demlenmiş bir fincan kahvesini içmek dilediğinde a’mak-ı hayalimde bir boyut açılıyor ve sadece ikimiz o âlemde buluşup keyif ediyorduk.

“Aynalı ve Aynalı Baba” boyutu dışımda bir varlık değil, düşünce dünyamda oluşturduğum sanal bir ortamdı. Ben Aynalı Baba idim ve aynı zamanda Râci idim. Kendi hakikat boyutlarından dilediğini oluşturma gizemine ermiş, duâ sırrını çözmüş bir Râci idim. Kendimle her an buluşan vahded idim. Kendimle her an buluşan kesret idim.

Püsküllü fesimi başıma taktım. İtalyan iskarpinlerimi giydim. Hâkim yaka beyaz gömleğimin üzerine saçaklı kırmızı ipek kuşağımı sardım. İspanyol paça pantolonum, üstünde yelekli ceketim, elimde bastonum ile İstanbul’un parke taşlı yollarını arşınlamaya hazırdım. Bıyıklarımın ucunu burdum ve Beyoğlu sırtlarına doğru yürümeye başladım.

Eski dostlarım için bu fiyakalı kılığım artık eski akıllı Râci’nin değil yeni deli (?) Râci’nin sembolüydü.

Unkapanı’ndan Tarlabaşı’na doğru çıkarken küçük bir bostan içinde yaşlı bir çınar ağacı vardı. Aynalı Baba’nın orada oturmuş beni bekliyor olmasını kafamda kurguladım. Neşeli adımlarla bostana girdiğimde ispirto ocağının ve Mısırçarşısı’nda satılan meşhur Hacı . . . kahvesinin kokusunu çoktan almıştım.

Aynalı Baba her zamanki haliyle tebessüm ederek “Hoş geldin nûrum” dedi ve hemen kahveleri iri fincanlara doldurdu. Beraberce çınar ağacına yaslandık kahvelerimizi içmeye başladık.

Çınarın arkasında eski piyano ve üzerinde ney öylece arazi üzerinde duruyordu. “Neyi anladım ama piyano oraya nasıl gelmişti?” diye düşünmedim. Belkıs’ın Tahtı’nı ne getirdiyse; piyanoyu, neyi ve hatta Aynalı Baba’yı da aynı güç getirmiş olmalıydı. Yâni Süleymân’da, Süleymân olarak zâhir olan Bâtın, şimdi de Râci olarak Zâhir idi ve aynı fiili tekrar ediyordu.

2- EMMÂRE NEFSİN, MÜLHİME NEFSE AŞKI

Aynalı Baba;

“Evlât bu gün biraz coşkunum. Sana ney çalayım” dedi ve üfürdükçe yerler gökler inlemeye başladı. Kendimden geçmişim.

Emel şehri beyinin oğluymuşum.

Annemin ve babamın bir tanesiydim. Oldukça gösterişliydim. Çok şık giyiniyordum. İpek atlas kıyafetlerle inci mercan süslü atımla dolaşmaya çıktığımda halk beni görünce; “Fetebârekellâhu Ahsen-ül hâlikin, var edicilerin en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!” âyetini okuyarak bakarlardı. Genç kızlar benimle evlenmek için hayaller kurarlardı. Fakat kalbimde doldurulamaz bir boşluk hissediyordum. O boşluğun ne olduğunu da bilmiyordum. Hiçbir saltanat nimetinin ve dünya güzelinin aşkının ruhumdaki sonsuz girdabı doldurabileceğini zannetmiyordum.

Ne aradığını bilememek ve bulamamak derdi ile zamanla hastalandım, yatağa düştüm. Günden güne sararıp soluyordum. Derdime çâre olması için ülkenin her yerinden hekimler getirildi ama hiç birisi devâmı bulamadı.

Nihayet dağ başında yalnız yaşayan bir yaşlı âlim gelerek hastalığımı teşhis etti. Babama;

“Ey efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastasıdır” dedi.

“Muhterem hocam kimi seviyor?”

“Hiç kimseyi. İşte aşkın en öldürücü şekli budur. Bu gencin bağrını yakan aşk mutlak aşktır. Yâni hiçbir şeye karşı olmayan ve hedefi bulunmayan bir aşktır. Bu aşka bir hedef bulmalı; ondan sonra aşkın ateşini, cana can katan kavuşma hâli ile söndürme yolunu düşünmeli. Böyle olmazsa ölümü muhakkaktır.”

Aileme göre iş basit olup sadece beğeneceğim bir kız bulmaktı. Oysa benim derdim dış dünyada değil iç dünyamda idi. Bilincimin emmare nefs boyutu her şeye doymuştu. Kendini beğeniyor, gücünün ve kuvvetinin sonsuz derecede artmasını ve Firavun gibi ölümsüz bir tanrı olmayı planlıyordu.

Emmâre nefsim aklımı ve ruhumu emrine almıştı. Aklım ve ruhum kölesi olmuş Emmâre için “Fetebârekeallâhu Ahsen-ül hâlikîn!” diyorlardı. Fakat Emmârem yaşamın sonlu, gençliğin geçici, şan ve şöhretin çökücü, saltanatın yok olucu olduğunu çok iyi biliyordu. Bunları nasıl tanrısallığa dönüştürebilirdi? Derdi buydu. Tanrı olmaya âşık olmuştu.

Ben de bu derdimi imansızlık, kâfirlik, dalâlet, sünneti seniyyeyi terk gibi şeriat suçlarıyla yargılanmamak ve dışlanmamak için açıkça söyleyemiyordum.

Bir gün sokaktan geçen adam şöyle bağırıyordu:

“Kapalı bir sandık satıyorum. İçinde ne olduğunu bilmiyorum. Alan da pişman olur, almayan da!”

İlk defa içimde bir merak duygusu uyanmıştı. Babam o gizemli sandığı hemen bin altına satın aldı. Sandığı kırmadan açmak bana büyük bir zevk vermiş, tam iki gün şifresini kırmak için çalışmıştım. Nihayet açıldı. İçinden Maksûd Şehri Padişâhı Sultan Kerâmet’in dünya güzeli kızı âyine-i Aşk Bânu Sultan’ın bir resmi ve bir yazı çıktı.

Bânû’nun resmi bu kadar güzel ise kendisi nasıldır diye merak ettim ve yazıyı okudum.

“Bu resmi gören herkes Bânû’ya âşık olur. Fakat ona âşık olmak ölüm demektir. Şimdiye kadar bin genç bu yolda ölmüştür. Kendini seven bu sevdadan vazgeçsin!”

Emmâre nefsim ölümsüz tanrı olunca yanına da ölümsüz bir tanrıça istiyordu. Emmâreden sonraki en esrârengiz nefs boyutu ‘mülhime’ idi. Mülhime kapalı bir hazine sandığı gibiydi. Ölümlü emmârenin aradığı ölümsüzlük suyu Âb-ı Hayât’ın formülü onda mıydı? Onda olduğuna inanarak bu sefer de ‘mülhime’ye âşık olarak sırlarını araştırma yolculuğu olan seyr-i süluka hazırlanıyordu.

Aileme Maksûd şehrine gidip Bânû’yu alıp geleceğimi söylediğimde çok şiddetli itiraz ile karşılaştım. Israrım sonucu iknâ oldular ve yola çıktım. Bir yıl süren yolculuktan sonra hedefe vardım. Beni sarayda konuk ederek hemen Bânû’nun huzuruna çıkardılar. Bânû beni beğendiğini itiraf ederek bana yazık olmaması için bu sevdadan vazgeçmememi ve evime dönmemi ısrar etti. Şöyle dedi:

“Ey Genç! Benimle evlenmen için suallerime doğru cevaplar vermen gerekir. Fakat şimdiye kadar kimse doğru cevabı veremediği için helak oldu. Sorularıma doğru cevabı bulabilenler ise zaten benimle evlenmeye ihtiyaç duymaz. Benden daha güzel olan ‘Güneş’ Sultan sevdasına yakalanırlar.”

Nefsi emmârenin kararları delikanlılık çağındaki duygusallığa mağlup olan gençler gibidir. Emmâre her şeyi bildiğini iddia eder. Fakat hatalarına levm ederek (pişman olarak) aynı hataları yinelemeden bir yol gösterici desteğiyle mülhime nefs boyutunda sırlar ilminin bahçesine adım atar. En kaygan zemin olan bu boyutta ayağı kaymazsa Mutmain Nefs’in hakikati ‘Güneş’ gibi doğar. Emmâre nefs artık aradığı aşkı kendi hakikati olarak Mutmain nefsde bulmuştur ve Mülhime’ye (Bânû’ya) tekrar dönemez.

“Hayır ey Bânû! Âlemde senden daha güzel bir varlığın olabileceğine inanmıyorum. Ben senin sevdandan vazgeçemem. Bana sorularını sor.”

“O halde günah benden gitti. Ya hem beni kaybedersin ya da hem kendini kaybedersin. Ya da Güneş Sultan’ın çekimine kapılarak yine beni kaybedersin. Her halükârda ikimizin sağlıklı olarak kavuşması ve bir arada durması imkânsızdır” dedi ve bir ah çekerek suallerini yöneltti;

“Bir;

elif mi noktadan, nokta mı eliften çıkmıştır?

İki;

bu ne vakit olmuştur?

Üç;

elifle noktanın aynı olduğunu canlı örnekle kanıtlayabilir misin?”

Bu suallaerin sonunda Bânû yüzündeki peçeyi kaldırdı. Ben o eşsiz güzellikteki yüzü görünce göz kamaştırıcı güzelliğine dayanamayarak “Allahu Ekber” feryadı ile düşüp bayıldım.

Yaratılışça saf ve temiz olan “nefs” bölgesel şartlanmalardan, toplumsal saplantılardan ve kişisel özelliklerden dolayı saflığını kaybeder. Hatalı ve kısıtlı bilgi ile donanmış anlamındaki “emmâre” nefs sıfatını alır. Emare nefs bilincini yaşayan birey içinde bulunduğu toplumun dinsel, mistik, tasavvufî ya da felsefî soyut konularına ilgi duyarsa “öz eleştiri/tefekkür” yapan anlamındaki “levvâme” nefs sıfatını alır. Levvâmenin kalıplarını kırıp evrensel düşünceye ilk adımını attığında şartlanmalarından öğrendiği tanrı düşüncesini yıkarak “Allah” gerçeğini çok genel hatlarıyla kavramaya başlar. İlk anda kendini ve tüm varlığı Allah’ın projeksiyonu gibi kavrar. Emmâre ve levvâmenin dar kalıplarına göre bu projeksiyon düşüncesi sonsuz sınırsız bir keşif gibi gelir. Hâlbuki Allah’ın projeksiyonu olmak hâlâ özünde tanrı inancını ve ikiliği barındırmaktadır. Buna rağmen sûfî’nin burada müthiş bir şekilde başı döner. Allah ile arasındaki perdelerden sadece birincisi kalkmıştır henüz. Daha sonsuz perdeler olmasına rağmen kalkan ilk perdede dahi sonsuz güzelliği tam seyrettiğini zanneder.

Bânû’nun yüzündeki peçeyi kaldırması Râci’nin ilk tasavvufi keşiflerinden birisinin sembolik anlatımıdır.

Gözümü açtığım zaman Aynalı Baba tebessümle konuşuyordu:

“Elif harfinin üstüne bir çizgi at ‘e’ olsun. Altına çizgi at ‘i’ olsun. Üstüne vav koy ‘û’ olsun. Elif nasıl oluyor da böyle kılık değiştiriyor? Elifi değiştiren çizgilerdir demek cevap değildir. Asıl cevap ise akıl tasını çatlatır. Hak her an başka bir tecellidedir desen herkes baş sallar ‘evet’ der. Ama Hak tecelli etmez kendisi olarak; sen , ben, o olur desen Hallac gibi başını kaptırırsın. Bu elif bâ meselesi de amma çetin şey! ‘Sen elif dersin hoca, mânâsı ne demek’ diyen Türkmen Yunus gibi burada susmak gerek”

Aynalı Baba neyini koynuna soktu. Piyanosunu tarlada bırakarak bostandan çıktı gitti. Aslında oradaki piyano bana göre vardı. Hatta sadece piyano değil; Aynalı Baba, neyi ve kahve takımı bana göre vardı. Normal insanların beş duyusu bunları algılayamıyordu. Ben de piyanoya ne olacak düşüncesinde olmadığım için Tarla başı mahallesinden Beyoğlu semtine doğru yoluma devam ettim.

14. BÖLÜM: ‘LEYLÂ’sız MECNÛN’

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc

 

About these ads

7 Responses to “Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (13. Bölüm)”


  1. 1 voiceofthesoul 27 Ocak 2008, 12:57

    Teklik-Birlik= Siyah-Beyaz= Leyla-Mecnun= Ahad-Vahid

    SIBGATULLAH\Allah hangi renge boyanir?

    Nihilistligin cukuru; Siyahin emiciligine aldanmasi\ her olanin yalnizca fotonlarin bir oyunu oldugunu farketmenize engel oluyor ve Mulhime en son nokta kabul edilebiliyor!

    Leyla’dan gecen Mecnuna gecer *Kendinden gecen kendine gecer/ Kerem ASL’I olur/ASL olur
    Ama asla Bir ile hallenince Tek’e yuz de ceviremez
    VAHiD UL AHAD olan Bir ve TEK’tir emsali olmaksizin\

    SEVGiLiY’LE KALIN!

  2. 2 kenan 27 Ocak 2008, 6:32

    İtminan yolunda Leyla’mı kaybettim. Ne olur dostlar, bana yardım edin…

  3. 3 Angorya 27 Ocak 2008, 11:48

    ”Fuzulî bu hikâyeyi beşerî aşk tarzında anlatmıştır. Fakat hikâyenin anlamının beşeri aşk ile uzaktan ve yakından hiçbir alâkası yoktur. Hikâye tamamen tasavvufi içeriklidir.”

    Neden beşeri aşklar tasavvufi olmasın ki? Görebilene aşkın her çeşidi sonuna kadar tasavvufidir diye düşünüyorum. Hatta tam tersi aslında beşeri aşk diye bir şey yoktur belki de… Bir yerde bir kişi aşk’tan söz edebiliyorsa nesnesi ne olursa olsun o tasavvufi aşktan bahsediyordur, kendisi farkında olsa da, olmasa da…. diye düşünüyorum.

    (Bu yorumu da yazının tamamını okumadan daha ilk açıklama paragrafına yapıyorum. Doğru değil biliyorum ama heyecan yaptım ve hemen paylaşmak istedim. Kusuruma bakmayın lütfen.)

  4. 4 Angorya 27 Ocak 2008, 12:43

    Beşeri aşklar, insanları TEK gerçek olan aşka götüren bir yoldur. Yahut ta TEK gerçek aşk kendini beşeri aşklarda ifade eder, en güzel şekliyle.

    İnsanların yaptıkları küçük(!) bir hata var:
    Beşeri bir aşkla karşılaşınca korkmak. E normaldir de, kolay değil gerçek olan aşkın yüzünü göstermesi. Korkan, sanıyorum ki beşeri aşkta takılı kaldığı için, ötesine akıl yettiremediği için korkuyor, bu belki de ”ben kimim, gerçek aşk kim” gibisinden bir küçüklük duygusudur ki, uç noktada bence küfre döner bu duygu.
    Halbuki insan, karşısında yansıyan aşkın gerçeğini görme cesaretine sahip olsa ve hem kendindeki hem de karşısındaki perdeleri atabilse; karşısında bütün ihtişamıyla O’nun durduğunu görecek… İşte o an sevgisini odakladığı o özel kişiyle ilahi aşkın her boyutunu sınırsızca yaşayacak; iki kişiyle sınırlı kapalı bir aşk olmayacak bu, birbirlerinde kendilerini, bütün varlıkları ve tüm alemleri sevecekler… O ilahi sevginin taşıyıcıları olacaklar…

    İşin beşeri yanını ise, belki yol arkadaşlığı olarak adlandırabiliriz. Beşeri aşk araç, tasavvufi aşk ise amaçtır burada. Araç ve amaç birbirine karışmış vaziyettedir. Hangisinin hangisinden çıktığı bilinmez, önemli de değildir, sadece AŞK vardır aslolan…

    (karşısında olmak, durmak… vs.. kelimeler lafın gelişi, hakikati tarifte sözcüklerin eksik kalmasından dolayı kullanılmıştır… siz anlıyorsunuz ne demek istediğimi)

  5. 5 KGökdoğan 27 Ocak 2008, 2:21

    İnsanın ilahi aşk altında Allah’ı ya da tanrıyı sevmesi vehimsel bir olay olduğuna göre, geriye sadece insanın, insanı gerçek aşk ile sevmesinden başka seçenek kalmıyor gibi görünüyor bana da.

    Annenin bebeğine olan bağını; ‘beğeni’ ve ‘sahiplenme’ ifade etmekte yetersiz kalır.
    O bağı ancak “aşk” anlatabilir.

    Mecnûn’un Leylâ’yı, Kerem’in Aslı’yı…

    İlme susamışın “İlmin Gayzer’ini ve İlmin Pınar’ını”…

    Emmâre’nin Sâliha’yı…

    Proton’un Elektron’u…

    Güneş’in Dünyâ’yı…

    Siyah’ın beyaz’ı… Ve nicelerin, niceleri en mükemmel sevgi ile kendisine çekmesini, yine en mükemmel “aşk” kavramı ifade eder.

    Sn. Angorya’ya katılıyorum.

    KGökdoğan

  6. 6 oya 28 Ocak 2008, 1:02

    Selam… Teşekkür ederim paylaştığın için. ALLAH cc cümlemize idrak edip yaşamını kolaylaştırsın…

  7. 7 Ersin 28 Ocak 2008, 5:44

    SEVMEK

    Kendisi olarak başkasını (yani hakikatte kendisini) sevmeyen kendinde değildir, yani kendi değildir.
    Zaten KENDİNDE olsa başkası olmaz.
    Peki ya kendinde olmayan kimdedir ?
    Vehmettiği başkasındadır.
    Kendinde olmadığı için vehmettiği başkasıdır.
    Vehmedilen başkalık ise mutlaka terkipselliktir,TERKİPSELLİK BOYUTUDUR. Vehmedilen başkalığın (terkipsel uygunluğuna göre) sevdikleri ya da sevmedikleri vardır. Zira bu durumda seven de sevmeyen de terkipsellik olur.

    “Sevdin mi Allah (rızası) için sev”in manası terkipsellikten çık ve Allah ahlakı ile ahlaklanmış olarak Allah gibi (kayıtsız) sev demektir. Yoksa terkipsellik ile kayıtlanmış olarak seversen ya fıtratından gelen bir şekilde terkibine uygun geleni seversin. Bu durum beraberinde sahiplenme ve üzerinde tasarruf etme gibi duyguları da beraberinde getirir. Ya da sevmezsin ama sevmiş gibi yaparsın ötede bir tanrının gözüne girmek için yada karşılığını cennete alabilmek için….
    Hakikatte ise sevmemişsindir onu…..
    Oysa sevilmeyenin olduğu yerde şirk vardır. Ayrılık vardır. Gayrıyı görmek vardır.

    Peki niçin sevmek ?
    Ne oluyor sevince ?
    Seven kim ?
    Sevilen kim ?
    Peki ya sevgi manasının içinde hangi manalar var ?
    Sevgi beraberinde paylaşmak, karşılıksız verici olmak, hoşgörü, saygı, kusur ya da hata görmeme, karşındakine değer verme, hakkı ve sabrı tavsiye, empati yapma, onu anlamaya çalışma, biraradalık, yakınlık gibi manaları da içeriyor. Sanki bu manalar özü olan sevgi kaynağından fışkırıyor…
    Peki tüm bu manalar gerçekte bilincimizi neye yönlendiriyor… neye işaret ediyor ?
    TEKLİĞE…..
    Asla parçalara bölünmemiş ve parçalardan bir araya gelmemiş olan Samed olan, som olan, ancak kesitsel algılama araçlarımızla kesret olarak vehmedilen mutlak TEKLİĞE…
    Nasıl mı?

    SEVGİ insanı karşılıksız verici olmaya yönlendiriyor. Karşılıksız veriyoruz ya da paylaşıyoruz. Çünkü “TEK”lik boyutundan (yani gerçeklikten) hakikat ilmi ile çok olana (vehmettiğimiz sanal boyuta) baktığımızda görüyoruz ki tasarruf ettiğimiz kullandığımız ya da sahibi olduğunu düşündüğümüz yani vehmettiğimiz pek çok şey var ama bu algıladığımız her şeyin sahibi Allah ve Allah malik el-mülk, mülkünde dilediğince tasarruf eden….. Zira kendinden gayri olmadığı gibi her şey onunla kaim…..
    Bu yüzden vehmettiğimiz ve yaratıcıdan ayrı gördüğümüz bir benlikle düşünmekten yani şirkten kendimizi kurtarmak ve Allah ahlakı ile teklik boyutundan değerlendirebilme yapmak için hiçbir şeyi sahiplenmiyoruz; veriyoruz karşılıksız olarak.

    Karşılıksız vermek hakikatte verenin ve alanın aynı tek olduğuna ve mülkünde dilediğince tasarruf ettiğine, bizim ise vehmettiğimiz biriysel bilincin bu manaya sadece bir vesile olduğuna müşahede etme noktasına getiriyor bizi…. Ve Rasulullah (a.s.m)’ın sevap kazanmak olarak mecazi anlamda işaret ettiği sünnettulah getirisini hakikatte bilincimiz, bu mananın ortaya çıkması ile Allah ahlakı ahlaklanmak suretiyle yaşıyor….

    SEVGİ insanı hoşgörülü olmaya yönlendiriyor…. Sevdiğinden gelenlere sana ters de gelse katlanıyorsun. Ama niçin?
    TEK’e iman ediyoruz. La ilahe diyoruz, İlla Allah diyoruz. İşte bu NOKTAda RAHMANİYET zuhurunu düşünüyoruz. Allah’ın her şeyin FATIR’I olduğunu, onun ilmi, iradesi ve kudreti olmadan hiçbir şeyin olmayacağını, içinde varlığını sürdürdüğümüz şu alem her şeyin yerli yerince olduğunu ve kaos olmadığını görüyoruz. Artık bize hoşgörülü olmaktan ve her şeyi olduğu gibi kabullenmekten başka çare kalmıyor.
    Aslında hoşgörüde bulunanın hali hala şirk-i hafidir. Zira kendisine ters gelen olaylar karşısında Allah ahlakı ile ahlaklanmak olayları bu (Teklik) boyutunda değerlendirebilmek için içinde bulunduğu şartlara iman ile rıza gösterir.
    Zira Teklik boyutundan sürekli seyr halinde olanda ise hoşgörü de olmaz zaten…. çünkü ona ters gelen hiçbir şey yoktur ki neye hoşgörü göstersin….. O her şeyi yerli yerince görür. Zira O rıza makamındadır. O Allah’tan Allah’ta kulundan razıdır.

    SEVGİ insanı karşısındakine saygıya yönlendiriyor. Nasıl saygı duymasın Vechullah’a….
    Onun Allah tarafından yaratıldığını ve Allah’ın takdirinin yerini geldiğini görmek nasıl insanı karşısındakine saygıya yönlendirmesin.

    SEVGİ insanı karşısındakini anlamaya, onun gibi olaylara bakmaya, onun gibi hissetmeye, sorunlarını paylaşmaya, kısacası empati yaparak o olmaya yönlendiriyor. Böylelikle insan, beynini onun beyin dalgalarını alacak şekilde açıyor; sanki aralarında bir iletişim frekansı açılıyor daha iyi anlıyor karşısındakini, onun ne hissettiğini, ne yaşadığını, ne düşündüğünü adeta ruhunu okuyor. Bir an için o oluyor.
    Sanki bir iki oluyor….
    Yo hayır bir, iki gibi kuvvetli oluyor…
    Ya da iki birde birleşiyor…..
    O zaman paylaşıyorsun sevdiğinin sıkıntılarını, sorunlarını, çıkmazlarını…
    Sanki açmış olduğun iletişim frekansından ağırlık yapan yükünün yarısını sana gönderiyor. KAABIZ-BASIT oluyor. Rahatlıyor….
    Sorunları çözmek için aynı frekansta bir değil iki beyin çalışıyor daha kuvvetlice….. Birbirine destek oluyor… Elinden geleni sevdiğin için yapıyorsun, hakkı tavsiye ediyorsun elinden bir şey gelmiyorsa sabrı tavsiye ediyorsun…
    Teşekkür ediyor… Sarılıyor… Öpüyor….
    Sağol dostum, diyor… Sen olmasaydın ne yapardım…..
    Benimle ilgilendin, bana varlığını açtın, “Belimi çatırdatan sırtımdaki yükü” aldın. O kadar rahatladım ki… Allah senden razı olsun…..

    SEVGİ insanı karşısındakine hakkı anlatmaya yönlendiriyor, onu tanrı inancından kurtarıp, Allah ismi ile işaret edileni fark ettirmeye gayret ediyorsunuz, hidayetin Allah’tan olduğu bilinci ile…. Ona ebedi saadeti getirecek ilmi vermeye çalışıyorsunuz…. Çünkü onu çok seviyorsunuz….

    SEVGİ insanı yukarıda saydığım daha nice manalara yönlendiriyor. Zira bu manâların hikmetini TEK’lik boyutundan bakan herkes daha değişik boyutlardan da müşahede edebilir. Lakin burada ben, sevginin vehim alemimizde varlığını varsaydığımız insanlar arasındaki ilişkiler boyutundan, Allah’a uzanan daha üst boyutuna dikkat çekmek istedim. Bir de bunun doğrudan hakka uzanan boyutu var ki…. Bunu üstad yazmıştı, dileyen oradan okur…. Herhalde bunu ancak yaşayan bilir, bizim gibi yaşayamayanlar ise dedikodu ile ömür tüketir.

    Tabi biz sevgiyi hakikat ilmi doğrultusunda değerlendirdiğimiz için böyle yorumlar yapıyoruz. Bu ilme vakıf olmayanlar ya da Allah’a iman etmeyenler de ya da tanrı inancında olanlar da seviyor ama onların sevgisi zorlu koşullar ve değişen şartlanmalarda altında erozyona uğrayabiliyor… Ama iman edenin sevgisi içinde iman nuru oldukça, iman ettikçe baki kalıyor….

    Sonuç itibari ile Sevgi, insan bilincini Teklik boyutuna götürmekte; sevgisizlik, nefret, kin, intikam gibi duygular ise ayrımcılığa, ikiliğe ve kısaca şirke…..

    Dinimizde ve onun işleyiş sistemi olan sünnetullahta BUĞZ da vardır….
    Ama nasıl bir BUĞZ ?
    Karşındakinin nefsinden veya şahsından değil, fiilinden buğz…..
    Zira üstadın da dediği gibi “karşındaki zannıyla her ne yapıyorsan bil ki, gerçekte kendine yapıyorsun”. Çünkü senin de benim de onun da hepimizin hakikati aynı TEK…..

    Evet konuyu dağıtmadan devam edelim…..
    Sanki “Sevgi” vehimsel kesret boyutundan TEK’lik boyutuna doğru daha nice boyutlar arasında geçişler sağlayan bir tünel… Ancak bu tünelde yol almak hakikat ilmi ile sevebilmek ve amel ile mümkün… Aşk ise bu tünelde yol aldıkça sende artmaya başlayan ve seni hakikatine çeken ve gitgide artan bir çekim kuvvesi, tıpkı mıknatıs ve manyetik alanı gibi….
    Sanki aşk celali, sevgi ise cemali……
    Ve sanki Sevgi; celali olan aşkın, cemali boyutta izdüşümü…..

    “Allah böbürlenenleri sevmez”in manası ötedeki bir tanrı anlayışı ile değerlendirildiğinde evlat sevgisi, yönetici sevgisi ya da dost sevgisi gibi beşeri sevgi kavramları ile tahayyül edilmektedir insan bilincinde… Zira insan sevgi kavramını ancak beş duyu dünyasında değerlendirdiği kadar değerlendirebilmektedir tanrı inancı boyutunda… Zira kendi gibi düşünen bir tanrıya inanmaktadır. Oysa hakikatte anlatılan “böbürlenen bilincin” Allah ismi ile işaret edilenden ve TEK’lik boyutundan insanı perdelemesidir burada… Zira kişi böbürlenerek karşısındakini kendisinden ayrı görmekte dualizm içine girmekte, karşısındakinin hakikatini görememekte ve kendisinin daha üstün ya da yüce olduğunu düşünerek TEK bilincine zulmetmekte ve bu bilinçten uzaklaşmakta yani perdelenmektedir. Perdeyi de ötede bir tanrı çekmemekte; bizatihi kendisi elleriyle üstelik kaliteli ve kalın kumaşlardan dikerek kendi takmaktadır kornişlerine…
    Dolayısı ile Allah sevdiği kulu ile arasındaki perdeleri sevgisine göre aralar (ya da kulunu perdeleri aralamasına vesile olacak ilme ve amellere müyesser kılar)….

    Gerek Kur’an da gerekse de hadislerde işaret edilen Allah’ın kulunu sevmesi ya da sevmemesi ne demektir gerçekte, varın bu yazdıklarım doğrultusunda siz düşünün….
    Ya da Rasulullah’ın Habibullah oluşunu….
    Bir düşünün…..
    Niçin efendimiz Muhammed Mustafa (a.s.m) Allah’ın en sevgilisi ?
    Bunları da sizin düşünce ve tefekkür dünyanıza bırakıyorum…..

    İşte Allah’ın kuluna olan sevgisi diye mecaz yollu anlatılan; kişinin bilinç dünyasında Allah’a yakınlaşması ve onun ahlakı ile yaşamasıdır. Ve insan hakikat ilmi veri tabanlı salih amel ve çalışmalarla terkipsel kaydından çıkılabilse ve Allah ahlakı ile ahlaklanmaya başlasa bu yolda vehmedilen gayrılar, seraplar gibi yok olmaya başlar. Bu yol öyle bir yoldur, benim şu kısıtlı aklımın ulaştığı son düşünce boyutuna göre geriye kendisi olarak kendisini seven yani VEDUD ismi şerifinin manasını seyreyleyen Vedud-u Mutlak TEK kalır. Ondan ötesini Allah bilir. Daha nokta boyutunda olamadım ki ondan ötesini nerden bileyim. Diyebileceğim ve iman ettiğim en önemli şey noktayla ve nokta içre (öte değil) RAHMANİYET zuhuruyla (ki VEDUD ismi de bu zuhur içindedir) kayıtlanmaktan münezzeh olan ALLAH EKBERdir.

    Allah şu hissettiklerimin sırrına ve tam anlamı ile yaşantısına beni de sizleri de mazhar eyleye.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 25 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: